2018 yılında Youtube üzerinden Sn. Cüneyt Zapsu’nun Davos’taki izlenimlerini anlattığı bir video izlemiştim. “Sapiens” kitabının yazarı Yuval Noah Harari, 2018 yılında Dünya Ekonomik Forumu (WEF) kapsamında Davos'ta yaptığı dikkat çekici konuşmada çok kısa bir süre içerisinde dünyanın çok az sayıda kişi tarafından yönetileceğini, cep telefonlarının da bu konuda çok önemli bir araç olacağını anlatmıştı.
Mart 2020’de pandemi çıktığında bu video aklıma gelmiş ve tekrar izlemiştim. Nitekim o dönemde HES kodu mecburiyeti her bir bireyin zorunlu akıllı cep telefonunun olmasına yol açmıştı. Program sürekli açık olacak ve nerede olduğumuz görülebilecekti. Tabi birilerini izlemek için artık o tür programlara ihtiyaç olmadığını hepimiz tahmin edebiliyoruz.
Harari’nin söylediği çok zor gerçekleşebilecek bir konu. Bir kere her ülkenin kendi yönetim kadroları ve meclisleri var. İktidarı var, muhalefeti var. Bunlar olduğu sürece seçimleri var. Az kişilik emperyal yönetim olarak bir idareciyi kendine bağlasan, halk ve diğerleri buna karşı çıkar, ilk seçimde yönetimi ele alır. O nedenle bunu yapabilmek için her ülkeyi kontrol edilebilir mutlak bir kişinin yönetmesi sağlanmalı. Yönetsel olarak eski İngiltere’deki derebeylik sistemi benzeri bir düzen kurulması lazım. Derebeyi mutlak hâkim, halk onun kölesi gibi… Elbette, derebeyi de krala bağlı.
Yalnız, başka bir sorun daha var. Yüzyıllar boyunca insan düşünce sistemini geliştirmiş ve herkesin birbirinden bağımsız paradigmaları oluşmuş. Aslında insanı insan yapan da bu: Aynı olaya her bireyin kendi paradigma altyapısı (değerler, duygular, beklentiler, inançlar) sayesinde farklı tepkiler verebilmesi. Bunu ortadan kaldırarak her kafadan aynı sesin çıkmasının sağlanması şart. Yoksa sorular, eleştiriler ve karşı çıkmalar gelecektir. İşi çok zorlaştırır.
Farklı tepkileri ortadan kaldırmanın tek yolu düşünce oluşumunu kontrol altına almak, hatta mümkünse hiç düşünülmemesini sağlamak. İnanmayacaksınız ama bu çok kolay. Eğer birilerinin yerine sürekli siz düşünür ve ne yapması gerektiğini söylerseniz, önemli bir sorun olmadığı sürece, bir süre sonra o, konuları düşünme işini size bırakacak ve ilgilenmeyecek, sizin söylediğinizi doğru kabul ederek uygulayacaktır. Yatağını sürekli olarak annesi veya eşi toplayan kişinin, bir süre sonra yatağının toplanmasını aklından geçirmeyeceği gibi.
Emperyalizmin en büyük karşıtlarından Gazi Mustafa Kemal Atatürk, belki de bu nedenle Tevfik Fikret’in meşhur “fikri hür, irfanı hür ve vicdanı hür” nesiller yetiştirilmesi öğüdünü vermiştir. Yani körü körüne biat etmeyen, kendilerini ilgilendiren kararları kendi bilgi ve ahlak süzgeçlerinden geçirerek uygulayan özgür bireyler. Belki gençliğe hitabesinin ancak bu şekilde yerine getirilebileceğine inanmıştı.
1980 öncesi videolarda görürüz, lise öğrencilerinin dahi ülkenin geleceği ile ilgili son derece düzgün cümlelerle açıklanmakta olan düşünceleri vardır. Hepsi de birbirinden farklıdır. 1980 sonrasındaki uygulamalar sayesinde artık üniversite öğrencilerinin genelinin bırakalım ülkeyi, kendi gelecekleriyle ilgili oluşmuş net fikirleri kalmamıştır. Dolayısıyla projenin son aşamasına yaklaştığımız nettir. Halkın büyük çoğunluğunun 7/18 televizyona bağımlı hale gelmesi (ses olsun), ağlamamaları ve ortalıkta fazla dolaşmamaları için çok küçük çocukların tabletlere, cep telefonlarına müptela edilmeleri, okuma ve araştırma ile alakalı hiçbir öğretinin olmaması, doğal olarak bilinçaltı (ya da dışı) kontrolünü çok kolaylaştırmaktadır. Bazı toplumsal olaylarda gençlerin tepki vermeleri hâlâ beni şaşırtabilmekte.
Sıra Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya (Brave New World) kitabındaki gibi ne yapacağı planlı programlı, sürekli kontrol altında tutulan insanlar oluşturmaya geldi. Bunun için düşünülmemesinin şart olduğunu yazmıştık. Çünkü düşünen itiraz eder.
Hukuk sisteminde yenilik yapmak gerek. Örneğin, “kendi insanlarına önem ve değer veren” Anglo Sakson ülkelerinde kanunlar yoruma daha açık olarak hazırlanmıştır. Kurallar bellidir ama tedbirler hakkında bir şey yoktur. Yani, insanlar bu kurallara uyum için düşünmeli ve kendi tedbirlerini almalıdır. Kıta Avruası kanunları daha net düzenlemelere sahip olmakla beraber, kurallar detaylandırılmakta ama tedbirler yine bireylere bırakılmaktadır. Yani “ne” bellidir, “nasıl” ın düşünülmesi gerekir. İnsanlar da bu çerçevede yeteneklerini kaybetmeksizin (işleyen demir ışıldar) düşünmeye devam ederler. Bunların her ikisi de projemize zarar verir. O nedenle insanların neyi, nasıl yapacakları kural olarak verilmeli ve sorgulamaları engellenmelidir. Bir süre sonra zihin bu duruma uyum sağlayacak ve sürekli kontrol altında tutulmak normal karşılanacaktır. Tıpkı Orwell’in “1984”ünde olduğu gibi. Eğitim sisteminde değişiklik yapılmalı. Öğrencilerin cevabı soruyu düşünerek bulması yerine cevaptan giderek içerik önemli olmaksızın ezberden yanıtlaması sağlanmalı. Mesela, “şunu gördün mü bunu yapıştır, bunu görünce şunu yapıştır” gibi. Böylece sınavdan çok yüksek not aldığı halde konuyu hiç anlamayan ve öğrenemeyen nesiller yetiştirebiliriz. Mümkün olduğunca çok üniversite açarak herkesin çok düşük performanslı meslek sahibi olması sağlanmalı. Eğitiminin yetersiz olduğunu zaten bilen o bireylerin özdeğerleri de yerlerde sürünecek, böylece düşünseler bile özgüvenleri olmadığı için seslerini çıkartamayacaklar. Ailelerin kaç çocuk yapacağı, farklı tarikatlarda farklı uygulamaların olması gibi “nasıl” soruları ritüellerle standart hale getirilmeli ve böylece tekdüze davranan insan toplulukları yaratmaya devam edilmeli. Sorgulanmadan, anlamına vakıf olunmadan yapılan ezbere her ritüel düşünceden o kadar uzaklaştıracaktır. Mümkünse bunlar toplumlara dikte edilmeli.
Yeterince zaman geçtikten sonra insanlar buna alışacak ve büyük oranda bu yöntemi savunacaklardır. Yoksa yüzyıllarca devletler monarşiyle yönetilebilir miydi? Hep bir Hakan, Kaan, Sultan, Kral, Padişah vardı, insanlar yerine düşünen. Dünya inişler çıkışlar yaşıyorsa, o günlere tekrar dönülmesi de mümkün olabilecektir. Bu sefer tek yerden yönetilerek…
Bu anlayışladır ki, son zamanlarda bireylerin zekâları küçümsenerek kararlar alınıyor, uygulamalar yapılıyor. Aslında bu yaklaşım ana kaynaktan geliyor. O kaynağın ilgili bölgelerdeki görevlileri de bu yaklaşımı tabana karşı uygulamaya çalışıyor. Geçenlerde televizyonda atanmış bir parti başkanını izledim de, Sn. Trump insanları ne kadar zeki görüyorsa, o da o kadar zannediyordu. “Bir şeyi kırk kere söylersen olur” misali, birisine sürekli aptalmış gibi davranırsanız, en azından onun kendi zekası ile ilgili tereddütler oluşturmasını sağlayabilirsiniz. Sanırım bu nedenle, bireylerin kendilerinin alabilecekleri tedbirleri de çeşitli kuralların arasına yerleştirmeye başladılar.
Özel teknelere yönelik bir yönetmelik çıkıyor. O zamana kadar kuyudan taşı çıkartamazlarsa 17 Temmuz’da yürürlüğe girecek. Bakıyoruz ki kuralla tedbir birbirine karışmış. Emniyet ile ilgili eski konulara bakın. Hepsi bir başka kişiye verilebilecek zararları önlemek veya zarar göreni kurtarmak içindir. Hiçbir mevzuat kişinin kendisini korumak için yapması gerekenleri düzenlemez. Çünkü kişinin fikri, irfanı, vicdanı hür olmalı, kendini korumayı kendisi yapabilmelidir.
Yönetmelik bir yandan diyor ki “teknende başka teknelerin ve insanların zarar görmesini önleyecek her türlü ekipman olacak. Gerektiğinde senin başkasını kurtarman veya senin kurtarılman için gerekli ekipmanı da bulunduracaksın”. Bunlar çok makul. Bir de diyor ki termometren olacak, barometren olacak, navigasyon cihazın, kağıt haritan, pergelin, paralel cetvelin, kalemin, silgin olacak. Kardeşim, zaten ben denize çıkıyorsam bunlar benim kendi güvenliğim için önemli. Eksik tedbir aldıysam, cezasını bir şekilde çekerim. Sen benim kendi tedbirlerimi almam konusunun neresindesin? Ben senin bu yazdıklarının çok daha fazlasını bulunduruyorum. Zaten artık elektronik navigasyon diye bir şey var, kalem, silgi de ne? (Bunu düzeltmişler Allah’tan)
Karşıdakini değersiz ve düşünemez görme şeklindeki bu yaklaşıma çanak tutan bir sürü insan da çıkıyor. “Ama tabii ki bunlar çok gerekli”.
Kim değil dedi ki? Mecbur tutmak ne demek? Beynini paslandırıyorlar, haberin yok.
Tepkiler üzerine daha uygulamaya geçmeden yönetmelikte bazı değişiklikler yapıldı. Ben de dahil pek çok kişi binlerce lira vererek geçen ayki “Abukluklar Silsilesi” başlıklı yazımda bahsi geçen anlamsız malzemeleri aldı. Şimdi bunlardan bazıları yeterince satıldıktan sonra zorunlu olmaktan çıkarıldı. Ama tedbir ile kuralı birbirinden ayıramama meselesi aynı şekilde devam ediyor. Bir de kuralı koyarken bilerek koysalar. Örneğin dürbüne koydukları yeni standartın denizle alakası yok. Belli ki yeni versiyonu da öncekini hazırlayanlar yazmış. Bu nedenle yazımı değiştirmiyorum.
Düşünsenize, bu yaklaşımla yakında şöyle kurallar da çıkabilir. “Herkes evinde olası hastalıklara karşı şu şu şu ilaçları bulunduracaktır. Öğrencilerin evlerinde defter, kalem, silgi muhakkak olacaktır. Mutfaklarda en az bir adet tencere, kişi sayısı kadar tabak ve bardak olacaktır. Doktor termometresi ve yukarıda sayılanların herhangi birini bulundurmayanlara metrekare başına 1000 TL ceza uygulanacaktır.” Bu sayılanların hangisi gereksiz? Ama bu benim kendi dünyam. Kimi ilgilendirir? Tabi bir de sayılan ilaçların bir doktor tarafından belirlenmediğini düşünelim. Tıpkı amatör denizcilikle alakası olmayanların ilgili kuralları belirlemesi gibi.
“Aynı değil” diyen herkese lafım: “Düşünürseniz birebir aynı olduğunu görürsünüz.” Ama düşünürseniz.
Yani, robottan insan yapma çalışmaları yanında, insandan robot yapma süreci de son hızla devam ediyor.
Robot dedik ya… Bir başka ülkede iseniz ve dil bilmiyorsanız, bazen kontrol sizden çıkıyor ve sizden isteneni o anda robot gibi yapıyor, paraları robot gibi ödüyorsunuz. Düşünemeden, karşı çıkmadan.
Ama kısa bir süre sonra aklınız başınıza geldiğinde neler olup bittiğini gözden geçiriyor ve bir değerlendirme yapıyorsunuz. Ülkemizin güzelliklerini çok seven ve teknelerini burada bırakarak her sene yaz tatillerini Türkiye’de geçiren dostlarımız, teknelerinin kalış iznini devam ettirme işlemleri ve atık vermek için bir günlüğüne Marmaris Bozburun Barınağı’na bağlanmışlar. 15 metrelik tekneleri için 3600 lira bağlanma parası, 55 liralık su parası kesilmiş. Her ne kadar başka yerlerle kıyaslandığında sadece su parası makul görünüyorsa da, her ikisini de kabul ettiğimizi var sayalım. Aynı fişte 700 lira su kartı, 300 lira da altyapı parası adı altında acaip rakamlar var. Yani su geldi 1055 liraya… Gittiklerinde hemen 4655 lira ödemişler. Resmi işlemleri bittikten sonra atık vermek istemişler. Bilmeyenler için belirtelim, özel tekneler denizde oldukları sürece, içinde yaşansın yaşanmasın, 15 günde bir atık verdiklerini belgelemek zorundalar, isterse hemen yanı başlarından kentin bütün atıkları her gün tonlarca denize verilirken dahi… Bunun da resmi bir tarifesi var. Bir ton atığa kadar 7,5 euro. Türkiye’de resmi tarife nasıl euro oluyor, o da ayrı bir soru. Bir de kural diyor ki; “Sadece atık için yanaşan tekneden başka da hiçbir ücret alınamaz.”
Atık verdikten sonra dostlarımızdan 3.600 lira istiyorlar. Fiş de vermişler, nasılsa yabancı. Atık alım bedeli 1.500 lira, bağlama bedeli 2.100 lira. Kardeşim, zaten tekne bağlı ve zaten 3.600 lira bunun için almıştın. 450-500 lira yerine 1.500 lira atık parası da ayrı bir kazık. Yani Türkiye normalinde toplamda en fazla 3000 lira alınması gereken bu durumda dostlarımızdan 8.255 lira para almışlar. “Bandidos” dedi. (Gaspçı haydutlara denir) Aklıma beyaz etçilere yapılan uygulama geldi. Fahiş fiyata denetim kayyumu ve gözaltılar. Bu adam müebbetlik o zaman. Bir de bunu dünyanın her tarafında forumlarda, iletişim gruplarında gezdikleri yerlerle ilgili yorumlar yapan ve gelecekleri olumlu ya da olumsuz etkileyen platformlarda paylaşma potansiyeli olan yabancı misafirlere yapıyor. Kendini oranın kralı sanarak kafasına göre uygulamalar yapan bir adam yüzünden, bir Türk olarak, dostlarımızdan özür diledik ve bunları paylaşmamalarını rica ettik.
Türk denizciler zaten fiyatlardan, masraflardan ve ceza tahsilatı amaçlı sürekli denetimlerden ağızlarının payını aldılar ve bu yaz çok büyük kısmı Yunanistan’da geziyor. O nedenle koylarımız, kazıkçı sahil restoranlarımız oldukça ıssız. Türk turizmini canlandırmak isteyen bir bakanlık olsa idi çoktan harekete geçerdi diye düşünüyorum. Bu da planın bir parçası olabilir. Zaten ilgili bakanın da tatillerini Yunan sularında geçirdiğini geçen yıl bir gazeteci ile kendi motor yatında orada oluşundan anlamıştık. Ama turizm gelirlerimiz olmazsa veya giderlerimiz çok artarsa, sürekli büyüyen ve geçen ayın yaklaşık %70 fazlası olarak gerçekleşen dış ticaret açığımız (ayda 10.4 milyar dolar) nasıl kapatılacak?
Dikkat ettinizse, doğrudan ekonomi hakkında pek bir şey yazmadım bu kez. Yoksa baştan aşağı yazdıklarım ekonomi ve politika mıydı? Düşünemedim şimdi… Yapay zekaya mı sorsak?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yüce Uyanık
Robotlaştırabildiklerimizden misiniz?
Mart 2020’de pandemi çıktığında bu video aklıma gelmiş ve tekrar izlemiştim. Nitekim o dönemde HES kodu mecburiyeti her bir bireyin zorunlu akıllı cep telefonunun olmasına yol açmıştı. Program sürekli açık olacak ve nerede olduğumuz görülebilecekti. Tabi birilerini izlemek için artık o tür programlara ihtiyaç olmadığını hepimiz tahmin edebiliyoruz.
Harari’nin söylediği çok zor gerçekleşebilecek bir konu. Bir kere her ülkenin kendi yönetim kadroları ve meclisleri var. İktidarı var, muhalefeti var. Bunlar olduğu sürece seçimleri var. Az kişilik emperyal yönetim olarak bir idareciyi kendine bağlasan, halk ve diğerleri buna karşı çıkar, ilk seçimde yönetimi ele alır. O nedenle bunu yapabilmek için her ülkeyi kontrol edilebilir mutlak bir kişinin yönetmesi sağlanmalı. Yönetsel olarak eski İngiltere’deki derebeylik sistemi benzeri bir düzen kurulması lazım. Derebeyi mutlak hâkim, halk onun kölesi gibi… Elbette, derebeyi de krala bağlı.
Yalnız, başka bir sorun daha var. Yüzyıllar boyunca insan düşünce sistemini geliştirmiş ve herkesin birbirinden bağımsız paradigmaları oluşmuş. Aslında insanı insan yapan da bu: Aynı olaya her bireyin kendi paradigma altyapısı (değerler, duygular, beklentiler, inançlar) sayesinde farklı tepkiler verebilmesi. Bunu ortadan kaldırarak her kafadan aynı sesin çıkmasının sağlanması şart. Yoksa sorular, eleştiriler ve karşı çıkmalar gelecektir. İşi çok zorlaştırır.
Farklı tepkileri ortadan kaldırmanın tek yolu düşünce oluşumunu kontrol altına almak, hatta mümkünse hiç düşünülmemesini sağlamak. İnanmayacaksınız ama bu çok kolay. Eğer birilerinin yerine sürekli siz düşünür ve ne yapması gerektiğini söylerseniz, önemli bir sorun olmadığı sürece, bir süre sonra o, konuları düşünme işini size bırakacak ve ilgilenmeyecek, sizin söylediğinizi doğru kabul ederek uygulayacaktır. Yatağını sürekli olarak annesi veya eşi toplayan kişinin, bir süre sonra yatağının toplanmasını aklından geçirmeyeceği gibi.
Emperyalizmin en büyük karşıtlarından Gazi Mustafa Kemal Atatürk, belki de bu nedenle Tevfik Fikret’in meşhur “fikri hür, irfanı hür ve vicdanı hür” nesiller yetiştirilmesi öğüdünü vermiştir. Yani körü körüne biat etmeyen, kendilerini ilgilendiren kararları kendi bilgi ve ahlak süzgeçlerinden geçirerek uygulayan özgür bireyler. Belki gençliğe hitabesinin ancak bu şekilde yerine getirilebileceğine inanmıştı.
1980 öncesi videolarda görürüz, lise öğrencilerinin dahi ülkenin geleceği ile ilgili son derece düzgün cümlelerle açıklanmakta olan düşünceleri vardır. Hepsi de birbirinden farklıdır. 1980 sonrasındaki uygulamalar sayesinde artık üniversite öğrencilerinin genelinin bırakalım ülkeyi, kendi gelecekleriyle ilgili oluşmuş net fikirleri kalmamıştır. Dolayısıyla projenin son aşamasına yaklaştığımız nettir. Halkın büyük çoğunluğunun 7/18 televizyona bağımlı hale gelmesi (ses olsun), ağlamamaları ve ortalıkta fazla dolaşmamaları için çok küçük çocukların tabletlere, cep telefonlarına müptela edilmeleri, okuma ve araştırma ile alakalı hiçbir öğretinin olmaması, doğal olarak bilinçaltı (ya da dışı) kontrolünü çok kolaylaştırmaktadır. Bazı toplumsal olaylarda gençlerin tepki vermeleri hâlâ beni şaşırtabilmekte.
Sıra Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya (Brave New World) kitabındaki gibi ne yapacağı planlı programlı, sürekli kontrol altında tutulan insanlar oluşturmaya geldi. Bunun için düşünülmemesinin şart olduğunu yazmıştık. Çünkü düşünen itiraz eder.
Hukuk sisteminde yenilik yapmak gerek. Örneğin, “kendi insanlarına önem ve değer veren” Anglo Sakson ülkelerinde kanunlar yoruma daha açık olarak hazırlanmıştır. Kurallar bellidir ama tedbirler hakkında bir şey yoktur. Yani, insanlar bu kurallara uyum için düşünmeli ve kendi tedbirlerini almalıdır. Kıta Avruası kanunları daha net düzenlemelere sahip olmakla beraber, kurallar detaylandırılmakta ama tedbirler yine bireylere bırakılmaktadır. Yani “ne” bellidir, “nasıl” ın düşünülmesi gerekir. İnsanlar da bu çerçevede yeteneklerini kaybetmeksizin (işleyen demir ışıldar) düşünmeye devam ederler. Bunların her ikisi de projemize zarar verir. O nedenle insanların neyi, nasıl yapacakları kural olarak verilmeli ve sorgulamaları engellenmelidir. Bir süre sonra zihin bu duruma uyum sağlayacak ve sürekli kontrol altında tutulmak normal karşılanacaktır. Tıpkı Orwell’in “1984”ünde olduğu gibi. Eğitim sisteminde değişiklik yapılmalı. Öğrencilerin cevabı soruyu düşünerek bulması yerine cevaptan giderek içerik önemli olmaksızın ezberden yanıtlaması sağlanmalı. Mesela, “şunu gördün mü bunu yapıştır, bunu görünce şunu yapıştır” gibi. Böylece sınavdan çok yüksek not aldığı halde konuyu hiç anlamayan ve öğrenemeyen nesiller yetiştirebiliriz. Mümkün olduğunca çok üniversite açarak herkesin çok düşük performanslı meslek sahibi olması sağlanmalı. Eğitiminin yetersiz olduğunu zaten bilen o bireylerin özdeğerleri de yerlerde sürünecek, böylece düşünseler bile özgüvenleri olmadığı için seslerini çıkartamayacaklar. Ailelerin kaç çocuk yapacağı, farklı tarikatlarda farklı uygulamaların olması gibi “nasıl” soruları ritüellerle standart hale getirilmeli ve böylece tekdüze davranan insan toplulukları yaratmaya devam edilmeli. Sorgulanmadan, anlamına vakıf olunmadan yapılan ezbere her ritüel düşünceden o kadar uzaklaştıracaktır. Mümkünse bunlar toplumlara dikte edilmeli.
Yeterince zaman geçtikten sonra insanlar buna alışacak ve büyük oranda bu yöntemi savunacaklardır. Yoksa yüzyıllarca devletler monarşiyle yönetilebilir miydi? Hep bir Hakan, Kaan, Sultan, Kral, Padişah vardı, insanlar yerine düşünen. Dünya inişler çıkışlar yaşıyorsa, o günlere tekrar dönülmesi de mümkün olabilecektir. Bu sefer tek yerden yönetilerek…
Bu anlayışladır ki, son zamanlarda bireylerin zekâları küçümsenerek kararlar alınıyor, uygulamalar yapılıyor. Aslında bu yaklaşım ana kaynaktan geliyor. O kaynağın ilgili bölgelerdeki görevlileri de bu yaklaşımı tabana karşı uygulamaya çalışıyor. Geçenlerde televizyonda atanmış bir parti başkanını izledim de, Sn. Trump insanları ne kadar zeki görüyorsa, o da o kadar zannediyordu. “Bir şeyi kırk kere söylersen olur” misali, birisine sürekli aptalmış gibi davranırsanız, en azından onun kendi zekası ile ilgili tereddütler oluşturmasını sağlayabilirsiniz. Sanırım bu nedenle, bireylerin kendilerinin alabilecekleri tedbirleri de çeşitli kuralların arasına yerleştirmeye başladılar.
Özel teknelere yönelik bir yönetmelik çıkıyor. O zamana kadar kuyudan taşı çıkartamazlarsa 17 Temmuz’da yürürlüğe girecek. Bakıyoruz ki kuralla tedbir birbirine karışmış. Emniyet ile ilgili eski konulara bakın. Hepsi bir başka kişiye verilebilecek zararları önlemek veya zarar göreni kurtarmak içindir. Hiçbir mevzuat kişinin kendisini korumak için yapması gerekenleri düzenlemez. Çünkü kişinin fikri, irfanı, vicdanı hür olmalı, kendini korumayı kendisi yapabilmelidir.
Yönetmelik bir yandan diyor ki “teknende başka teknelerin ve insanların zarar görmesini önleyecek her türlü ekipman olacak. Gerektiğinde senin başkasını kurtarman veya senin kurtarılman için gerekli ekipmanı da bulunduracaksın”. Bunlar çok makul. Bir de diyor ki termometren olacak, barometren olacak, navigasyon cihazın, kağıt haritan, pergelin, paralel cetvelin, kalemin, silgin olacak. Kardeşim, zaten ben denize çıkıyorsam bunlar benim kendi güvenliğim için önemli. Eksik tedbir aldıysam, cezasını bir şekilde çekerim. Sen benim kendi tedbirlerimi almam konusunun neresindesin? Ben senin bu yazdıklarının çok daha fazlasını bulunduruyorum. Zaten artık elektronik navigasyon diye bir şey var, kalem, silgi de ne? (Bunu düzeltmişler Allah’tan)
Karşıdakini değersiz ve düşünemez görme şeklindeki bu yaklaşıma çanak tutan bir sürü insan da çıkıyor. “Ama tabii ki bunlar çok gerekli”.
Kim değil dedi ki? Mecbur tutmak ne demek? Beynini paslandırıyorlar, haberin yok.
Tepkiler üzerine daha uygulamaya geçmeden yönetmelikte bazı değişiklikler yapıldı. Ben de dahil pek çok kişi binlerce lira vererek geçen ayki “Abukluklar Silsilesi” başlıklı yazımda bahsi geçen anlamsız malzemeleri aldı. Şimdi bunlardan bazıları yeterince satıldıktan sonra zorunlu olmaktan çıkarıldı. Ama tedbir ile kuralı birbirinden ayıramama meselesi aynı şekilde devam ediyor. Bir de kuralı koyarken bilerek koysalar. Örneğin dürbüne koydukları yeni standartın denizle alakası yok. Belli ki yeni versiyonu da öncekini hazırlayanlar yazmış. Bu nedenle yazımı değiştirmiyorum.
Düşünsenize, bu yaklaşımla yakında şöyle kurallar da çıkabilir. “Herkes evinde olası hastalıklara karşı şu şu şu ilaçları bulunduracaktır. Öğrencilerin evlerinde defter, kalem, silgi muhakkak olacaktır. Mutfaklarda en az bir adet tencere, kişi sayısı kadar tabak ve bardak olacaktır. Doktor termometresi ve yukarıda sayılanların herhangi birini bulundurmayanlara metrekare başına 1000 TL ceza uygulanacaktır.” Bu sayılanların hangisi gereksiz? Ama bu benim kendi dünyam. Kimi ilgilendirir? Tabi bir de sayılan ilaçların bir doktor tarafından belirlenmediğini düşünelim. Tıpkı amatör denizcilikle alakası olmayanların ilgili kuralları belirlemesi gibi.
“Aynı değil” diyen herkese lafım: “Düşünürseniz birebir aynı olduğunu görürsünüz.” Ama düşünürseniz.
Yani, robottan insan yapma çalışmaları yanında, insandan robot yapma süreci de son hızla devam ediyor.
Robot dedik ya… Bir başka ülkede iseniz ve dil bilmiyorsanız, bazen kontrol sizden çıkıyor ve sizden isteneni o anda robot gibi yapıyor, paraları robot gibi ödüyorsunuz. Düşünemeden, karşı çıkmadan.
Ama kısa bir süre sonra aklınız başınıza geldiğinde neler olup bittiğini gözden geçiriyor ve bir değerlendirme yapıyorsunuz. Ülkemizin güzelliklerini çok seven ve teknelerini burada bırakarak her sene yaz tatillerini Türkiye’de geçiren dostlarımız, teknelerinin kalış iznini devam ettirme işlemleri ve atık vermek için bir günlüğüne Marmaris Bozburun Barınağı’na bağlanmışlar. 15 metrelik tekneleri için 3600 lira bağlanma parası, 55 liralık su parası kesilmiş. Her ne kadar başka yerlerle kıyaslandığında sadece su parası makul görünüyorsa da, her ikisini de kabul ettiğimizi var sayalım. Aynı fişte 700 lira su kartı, 300 lira da altyapı parası adı altında acaip rakamlar var. Yani su geldi 1055 liraya… Gittiklerinde hemen 4655 lira ödemişler. Resmi işlemleri bittikten sonra atık vermek istemişler. Bilmeyenler için belirtelim, özel tekneler denizde oldukları sürece, içinde yaşansın yaşanmasın, 15 günde bir atık verdiklerini belgelemek zorundalar, isterse hemen yanı başlarından kentin bütün atıkları her gün tonlarca denize verilirken dahi… Bunun da resmi bir tarifesi var. Bir ton atığa kadar 7,5 euro. Türkiye’de resmi tarife nasıl euro oluyor, o da ayrı bir soru. Bir de kural diyor ki; “Sadece atık için yanaşan tekneden başka da hiçbir ücret alınamaz.”
Atık verdikten sonra dostlarımızdan 3.600 lira istiyorlar. Fiş de vermişler, nasılsa yabancı. Atık alım bedeli 1.500 lira, bağlama bedeli 2.100 lira. Kardeşim, zaten tekne bağlı ve zaten 3.600 lira bunun için almıştın. 450-500 lira yerine 1.500 lira atık parası da ayrı bir kazık. Yani Türkiye normalinde toplamda en fazla 3000 lira alınması gereken bu durumda dostlarımızdan 8.255 lira para almışlar. “Bandidos” dedi. (Gaspçı haydutlara denir) Aklıma beyaz etçilere yapılan uygulama geldi. Fahiş fiyata denetim kayyumu ve gözaltılar. Bu adam müebbetlik o zaman. Bir de bunu dünyanın her tarafında forumlarda, iletişim gruplarında gezdikleri yerlerle ilgili yorumlar yapan ve gelecekleri olumlu ya da olumsuz etkileyen platformlarda paylaşma potansiyeli olan yabancı misafirlere yapıyor. Kendini oranın kralı sanarak kafasına göre uygulamalar yapan bir adam yüzünden, bir Türk olarak, dostlarımızdan özür diledik ve bunları paylaşmamalarını rica ettik.
Türk denizciler zaten fiyatlardan, masraflardan ve ceza tahsilatı amaçlı sürekli denetimlerden ağızlarının payını aldılar ve bu yaz çok büyük kısmı Yunanistan’da geziyor. O nedenle koylarımız, kazıkçı sahil restoranlarımız oldukça ıssız. Türk turizmini canlandırmak isteyen bir bakanlık olsa idi çoktan harekete geçerdi diye düşünüyorum. Bu da planın bir parçası olabilir. Zaten ilgili bakanın da tatillerini Yunan sularında geçirdiğini geçen yıl bir gazeteci ile kendi motor yatında orada oluşundan anlamıştık. Ama turizm gelirlerimiz olmazsa veya giderlerimiz çok artarsa, sürekli büyüyen ve geçen ayın yaklaşık %70 fazlası olarak gerçekleşen dış ticaret açığımız (ayda 10.4 milyar dolar) nasıl kapatılacak?
Dikkat ettinizse, doğrudan ekonomi hakkında pek bir şey yazmadım bu kez. Yoksa baştan aşağı yazdıklarım ekonomi ve politika mıydı? Düşünemedim şimdi… Yapay zekaya mı sorsak?