2002- 2003 yıllarında neredeyse tüm billboardlarda aynı mesaj vardı. Bir politikacının fotoğrafı ve “Milli İrade” yazısı. Doğru bir mesajdı. Halk seçimde kendi iradesiyle bir kişiyi seçmişse, bu birkaç kişinin kararıyla millete rağmen değiştirilemezdi. Gerçekten halkın bir bölümü ona oy vermiş olmasa da bir seçimden kazanarak çıkmış kişinin arkasında duruyor, oy verme hakkına sahip çıkıyordu.
Bu mesele Türkiye’de böyle. İran’da da aynı olduğunu görüyoruz. Ama Venezuela’da farklı imiş. Nereden anladık? Dünya’nın lideri olduğunu zanneden bir kişi sadece elindeki maddi gücü kullanarak hazır İran’da iç anlaşmazlık varken, çoluk çocuk gözetmeden saldırarak bu ülkenin kontrolünü ele geçirebileceğini düşündü. Ama Venezuela’da yatağından alınarak azledilen başkanın yerine atanan yöneticiyi halk kabul ederken, İran’da “biz iç kavgamıza ülkemizi kurtardıktan sonra devam ederiz, önce sen bir çek git” diyerek tepki gösterdi halk.
Kısa geçmişli ülkelerde milliyetçilik ve milli irade kavramları henüz yerleşmemiş olduğu için kişisel çıkarlar daha fazla gözetilebiliyor. Ama köklü milletlerin ulusal iradelerine yapılan saldırılar topyekûn savunma ile karşılanıyor.
Yurdumuzda da milli iradeye yapılan darbeler çok kısa vadede pozitif etki yaratabilse de, orta ve uzun vadede yapanların lanetlenmesine neden olmuştur.
Düşünün, bir futbol takımının taraftarısınız ve kupa finali oynanıyor. Takımınız kötü oynuyor ve 4-0 yenik durumda. Derken hakem diğer takımın oyuncularını tek tek oyundan atmaya başlıyor. Normal pozisyonlar sırasında mesela ceza sahası dışında sizin takımın oyuncusu faul de yapsa hakem diğer takım futbolcusunu oyundan atıp lehinize penaltı veriyor, akla hayale ve kurallara sığmayan kararlar alıyor. Elbette ilk başta sevinirdiniz. Bunlar devam ediyor ve verilen her biri diğerinden kuralsız beş penaltı golü ile takımınız final maçını 5-4 kazanıyor, kupayı alıyorsunuz. Ne hissederdiniz? Diyelim ki vicdani bir eksikliğiniz var ve sevindiniz, normal kabul ettiniz. Sonraki maçları da aynı şekilde kazanacağınız belli artık. Nasıl bir keyif verirdi maç seyretmek?
Bu sorulara vereceğiniz yanıtlar sizin değer yapınızın ve milli iradeye ne kadar bağlı olduğunuzun bir göstergesi olacak.
Bizde genel bir yaklaşım vardır ya; biz hata yapmayız, sorunların nedenleri hep başkaları kaynaklıdır. Biraz ondan bahsedelim. Daha net bir örnek verelim. Küçük çocuk ortadaki masaya dikkat etmez ve oynarken kafasını vurur, ağlamaya başlar. Nedir klasik tepki? “Pis masa sen neden çocuğumun kafasına vurdun. Al sana, al sana.” O çocuğun bir daha kendisinin hata yaptığını düşünme şansı olabilir mi? Hain masa durup dururken onun kafasına vurmuştur. Halbuki çocuğa dikkatli davranması öğütlense bir daha benzer hataları yapmayacaktır. Tabi başka medeniyetlerde…
Yaz kış sürekli yediğine içtiğine, ne giydiğine dikkat etmeyen tedbirsiz bir kişi düşünün. Yaşama dair uygulamaları sağlıksız ve onu hastalıklara karşı korumasız hale getirsin. İlk rüzgar çıktığında, kar yağdığında o kişinin hasta olması rüzgarın veya karın kabahati olabilir mi? Don oldu, fiyatlar arttı, sel oldu fiyatlar arttı, kargaşa çıktı fiyatlar arttı, savaş çıktı fiyatlar arttı. Finans sektöründe yöneticiler kaptanlar gibi görülür. Kimse karşılaştıkları fırtınalar ile ilgilenmez, çünkü onlar bunlara hazırlıklı olmalıdır, gereken tedbirleri önceden almalıdır. Herkes onların gemiyi limana sağlam bir şekilde getirip getirmediklerine bakarlar. Gak guk ediyorsa zaten kaptan olmaya layık değildir. Sorumluluk almıyor hep bahane arıyordur.
Bu arada Şubat ayında günde yaklaşık 300 milyon dolar kaybediyorduk dış ticaret açığı olarak, geçen ay bu rakam yaklaşık 400 milyon dolara çıkmış. Savaş var ya. Bir yerde açık varsa başka bir yerde fazla vardır. Acaba, diğerleri ne yapmış da fazlaları olmuş ve olmaya devam ediyor? Onları savaş neden etkilememiş? “Bir 30 yılımız daha olsa ne biçim şahlanırdık.” demek geliyor içimden.
Sn. Şimşek’in dediği gibi enflasyonun bir tık artması artık kaçınılmaz. Ama biliyoruz ki savaş olmasaydı da artacaktı. Tık’ın boyutunu bilemiyoruz tabi.
Merkez Bankası, bir trilyon liranın üzerinde zarar açıkladı. bu yıl çok daha yükseleceği kesin gibi. Bu zararın nedenleri çokça yazılıp çiziliyor. Sürekli zarar eden uygulamalar yapan bir bankaya sahip olmak da biz ortakları için hoş neticeler doğurmuyor tabii. Yiyen yedi zaten, bu para yine ortaklardan çıkacak.
Kişi başı milli gelirin 18.000 dolar olduğu söyleniyor. Yani çoluk çocuk, çalışan, çalışmayan, ortalamada 18:000 dolar kazanıyormuş yılda. Bu ayda 1500 dolar yapar. İşsizler 0, emekliler 450 dolar, asgari ücretli 600 dolar kazanabiliyorsa bu paranın aslan payı nereye gider? Kimilerinin aklına ilk gelen cevap: Yatı olanlara. Aslında yanlış değil. Çünkü çok parası olanlar, hele son zaman zenginleri, paralarını nereye koyacaklarını bilemeyince yat sahibi oluyorlar, çok az binseler de. Gözümüz yok tabi de bir de dar gelirli “amatör tekne sahipleri” ile bu kişiler birbirine karıştırılmasa.
Artık “yat” kelimesi 2.5 metreden büyük tüm özel tekneleri kapsar hale getirildi neredeyse. Özel tekneler ile ilgili yeni yönetmelikten bu çıkıyor. Denize yakın = Çok zengin (söğüşle)
Onlar yok mu? Hem ÖTV’siz mazot alırlar (Allahım nerede o günler, ama Sn. Kılıçdaroğlu bile öyle biliyordu), sabah akşam keyif yaparlar (denizi sevenler için doğrudur ama manevi bedeli çoktur), biz hayatın keyfini çıkartmayı beceremezken onlar bir yolunu bulurlar ve doğadan zevk alırlar (en büyük kabahat ve kıskanma sebebi). Kesin söğüşlenmeleri gerekiyor. Son dönemlerde oluşturulan iki büyük dertleri vardı üç kuruşluk birikimleri ile araba fiyatına tekne alan, emekli maaşı dışında da pek geliri olmayan deniz aşıklarının. Barınma fiyatlarının yüksekliği ve atıkları verecek yer bulmamama nedeniyle çok büyük cezaya çarptırılma endişesi.
Tam “dertlerimizi anlayabilmişlerdir herhalde, rahatlatıcı bir düzenleme yaparlar” derken onlardan daha çok para çekebilmeyi kolaylaştıracak yeni bir yönetmelik çıktı Ocak ayında. Ben Ulaştırma Bakanlığının amatör denizciliğe sekte vuracak işlere girmeyeceğini düşünüyorum. Yani bilerek. Zira, yıllarca amatör denizciliği teşvik etmeye çalıştılar.
Bu iş biraz şuna benziyor. Şehirlerarası otobüs ve kamyon taşımacılığını gözleyerek ve onlara danışarak karavanlarda bulunması gereken teçhizatı planlamak gibi. Toplam 2400 civarında tekneden oluşan deniz ticaret filosunu bilenler 150,000 civarında özel tekneyi yakından ilgilendiren düzenlemeler yapıyorlar. (tam adedi yaklaşık iki aydır Cimer soruma cevap gelmediği için yazamıyorum. Malum, kanun 15 günde cevaplamayı şart koşuyor)
Örneğin üç metrelik bir sandalla (resmi adı gemi) yazlık evinizin yakınlarında bir iki saatliğine balığa çıkmak isterseniz, teknenizde bulunması gerekenler şunlar:
Her kişi için bir can yeleği, bence çok doğru hatta giyilmiş olmalı, ama IMO, TSE veya dümen işareti onaylı olacak.
Can simidi, at nalı şeklinde de olabilir.
Seyir fenerleri, siyah küre, GPS (o herkeste var zaten)
Dürbün, barometre, ayna (tedbir değil zorunluluk)
Düdüğünüz yoksa havalı korna
En az bir sertifikalı yangın söndürme tüpü (2lt)
Radar reflektörü, tehlike bayrağı, el feneri.
Yangın battaniyesi
İlk yardım seti.
Neredeyse unutuyordum, bir de yangın baltası (kesin şart)
Eğer bunlardan birisi sandalınızda yer almıyorsa, denize çıkmamalısınız. Zira teknenizin metresi kadar 1000 lira cezası var. İnsanın “Lanet olsun, ne Şam’ın şekeri …” diye her şeyden vazgeçesi geliyor. Ne o? Amatör denizciliği teşvik ediyoruz.
Bunları sandalınıza koyup kürekle denize çıkabiliyorsanız, bayrağınızın olduğundan emin olun. Kayığınızın baş iki tarafında tekne adı, kıçta da adı, bağlama limanı ve kütük kayıt numarası yazılı olmalı. Açıkçası, denizi bu kadar çok seven ben, kimlere nasıl uygulama yapılacağından emin olamadığım için bu yıl denize çıkmayınca daha huzurlu olabileceğimi düşünmeye başladım. Diğer türlü kim ne icat edecek de ceza yazacak diye endişe içerisinde olacağım. Çünkü birazdan okuyacaklarınız nedeniyle güven sorunum oluştu. Bir de ticari teknelerde zorunlu bazı uygulamaların özel teknelerde de zorunlu olduğunu düşünerek uygulama yapan, bilmediğini bilmeyen denetleyiciler olabiliyor çok istisna da olsa. En tehlikelisi onlar. Örneğin, Limanlar yönetmeliği kimseyi engellemeyen yerde demirli teknelerde gemiyi sevk ve idare edebilecek kişilerin gemide kalmasını şart koşuyor. Ama 150 gros tondan büyük gemilerde. Alargada teknesini bırakıp alışverişe çıkan küçük tekne sahiplerine bu nedenle ceza yazıldığını duyduk. 10-12 gros ton olsa da. Veya bir memur marinada dolaşırken can simidinin veya at nalının üzerinde tekne ismini görmeyince ceza yazmaya kalkıyor, özel teknede. Yok ki böyle bir kural. Ticari büyük gemileri bilemem, ilgi alanımda değil. Sadece Türk bayraklı ticari gemileri kapsayan Gemilerin Teknik Yönetmeliğindeki bir maddeyi özel teknelerde de uygulamaya, ceza yazmaya kalkıyor kimisi, bilmeden. Dolayısıyla sizin mevzuatı çok iyi bilmeniz de yetmiyor sorun yaşamamak için, her iki tarafın da hakim olması lazım. Denetim memurunun o anki bilgi ve ruh haline kalmış işiniz. Ceza hedefleri varsa yandınız. Onlar yazar, siz mahkemede taşı kuyudan çıkartmaya çalışırsınız. Bunlar elbette istisnai ama yaşanmış konular. Yoksa bilerek amatör denizcileri cezalandırmaya yönelik bir aksiyon almalarını hiçbir zaman düşünmeyiz kıyılarımızın güvenliğinden sorumlu, sayelerinde denizde rahat uyuduğumuz, bizlere karşı her zaman nazik ve konularında son derece bilgili Sahil Güvenlik elemanı kardeşlerimizin.
Neticede eğer emekli veya çalışan iseniz, çok dikkatli olmanızı öneriyorum. Herkes sizde olan küçücük paraların peşinde. Nereden mi biliyorum? Bayramda İzmir’deki evimin önünde duran arabam Marmara Bölgesi’nde bir yerde park cezası yedi. Bilgiyi aldıktan sonra aşağı inip baktım acaba çalındı mı diye. 15-20 gündür durmaktan lastiği inmişti. Şişirdim. Aklınızda bulunsun, böyle bir durumda ancak ilgili merkezdeki sulh ceza mahkemesine itirazda bulunabiliyorsunuz. Yoksa cezayı kabul etmiş oluyorsunuz. Ya da “uğraşmaya değmez” deyip ödüyorsunuz. Zaman zaman “kulp takmaya çalışmadan doğrudan para isteseler de verebiliyorsak versek, neler vermedik ki şimdiye kadar” diyor insan.
Bundan birkaç gün sonra da dolandırıcılar iş başındaydı. Beni bir bankadan diye aradılar. Numaralara aman dikkat: son numaralar bankanınki ile aynı ama başı 0313. Böyle bir bölge kodunu bilmiyorum. Muhtemelen kartımın başkaları tarafından kullanıldığını, bunu fark ettikleri için işlemleri engellediklerini belirttiler. Güzel konuşan bir bey idi. Hemen bankadaki kart hesabımı kontrol ettim. Sadece 299,99 liralık bir çekim vardı. Bunu söyledim. Sorun olmadığını, hepsini iptal edeceklerini söyledi, güzel konuşan adam. İptal işlemini başlattıklarını ve her bir iptal için bir kod gönderdiklerini, o kodları söylememi istedi. O ana kadar 0313 dışında şüphemi celbeden bir şey yoktu. Mesajlara baktım. Açık Öğretim sınavında olduğum saatlerde, yani 1.5-2 saat önce gelmişti mesajlar ve ödeme onaylarıydı. Şifreleri paylaşamayacağımı özür dileyerek belirttim. Beni anladığını, iptal için de aynı şifrelerin kullanıldığını, ama istersem beni tuşlama yapmam için ilgili menüye yönlendireceğini söyledi. Elbette onu da reddettim, ha söylemişim, ha tuşlamışım… Kendilerini benim arayacağımı söyledikten sonra kapattık. Hemen bankanın kayıp-çalınma ihbar hattını arayarak kartımı yeniledim. İlk işlem yaptıkları kurum, kredi kartlarının bütün detaylarını saklayan kurumlardan birisi. Muhtemelen bilgileri oradan çalmışlar. Kendilerini uyardım. İnşallah tedbir almışlardır. Bilgilerini çaldıkları ve kullandıkları kartın bankasının da sanal kart uygulaması yok. Çok uzun zamandır güvenlik endişesi olmadan internet alışverişleri yapan bendeniz artık sadece sanal kart kullanmaya karar verdim. Dolandıramadılar ama bir işe yaramış oldular.
Bu arada önemli bir katkım daha olsun. TÜİK, kendi enflasyon istatistiklerine göre 2002 yılındaki 1 milyon 600 bin liranın Mart 2006 sonu itibariyle TÜFE’ye göre 71,46, Yurtiçi ÜFE’ye göre de 94,56 lira olduğunu belirtiyor. Yani diğer bütün faktörleri göz ardı edersek, sadece enflasyon hesabı ile doların bugünkü değerini hesaplamış olduk. Sn. Şimşek sayesinde paramızın çok ama çok fazla değerlendiğini söyleyebiliriz. Yani enflasyon hesabıyla 1.1 sent olacakken 2.2 sent değerinde. Yayı gerilen bir ok gibi.
Sürekli slalom yapar gibi sorunların arasından geçip deneyim kazanıyoruz. Nietzsche’nin lafı doğru ise, biz Türkler duvara toslamazsak bir ara çok ama çok güçlü olacağız. O zaman belki milli irademizi de birkaç kişinin saldırısından koruyabiliriz.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yüce Uyanık
Milli İrade
Bu mesele Türkiye’de böyle. İran’da da aynı olduğunu görüyoruz. Ama Venezuela’da farklı imiş. Nereden anladık? Dünya’nın lideri olduğunu zanneden bir kişi sadece elindeki maddi gücü kullanarak hazır İran’da iç anlaşmazlık varken, çoluk çocuk gözetmeden saldırarak bu ülkenin kontrolünü ele geçirebileceğini düşündü. Ama Venezuela’da yatağından alınarak azledilen başkanın yerine atanan yöneticiyi halk kabul ederken, İran’da “biz iç kavgamıza ülkemizi kurtardıktan sonra devam ederiz, önce sen bir çek git” diyerek tepki gösterdi halk.
Kısa geçmişli ülkelerde milliyetçilik ve milli irade kavramları henüz yerleşmemiş olduğu için kişisel çıkarlar daha fazla gözetilebiliyor. Ama köklü milletlerin ulusal iradelerine yapılan saldırılar topyekûn savunma ile karşılanıyor.
Yurdumuzda da milli iradeye yapılan darbeler çok kısa vadede pozitif etki yaratabilse de, orta ve uzun vadede yapanların lanetlenmesine neden olmuştur.
Düşünün, bir futbol takımının taraftarısınız ve kupa finali oynanıyor. Takımınız kötü oynuyor ve 4-0 yenik durumda. Derken hakem diğer takımın oyuncularını tek tek oyundan atmaya başlıyor. Normal pozisyonlar sırasında mesela ceza sahası dışında sizin takımın oyuncusu faul de yapsa hakem diğer takım futbolcusunu oyundan atıp lehinize penaltı veriyor, akla hayale ve kurallara sığmayan kararlar alıyor. Elbette ilk başta sevinirdiniz. Bunlar devam ediyor ve verilen her biri diğerinden kuralsız beş penaltı golü ile takımınız final maçını 5-4 kazanıyor, kupayı alıyorsunuz. Ne hissederdiniz? Diyelim ki vicdani bir eksikliğiniz var ve sevindiniz, normal kabul ettiniz. Sonraki maçları da aynı şekilde kazanacağınız belli artık. Nasıl bir keyif verirdi maç seyretmek?
Bu sorulara vereceğiniz yanıtlar sizin değer yapınızın ve milli iradeye ne kadar bağlı olduğunuzun bir göstergesi olacak.
Bizde genel bir yaklaşım vardır ya; biz hata yapmayız, sorunların nedenleri hep başkaları kaynaklıdır. Biraz ondan bahsedelim. Daha net bir örnek verelim. Küçük çocuk ortadaki masaya dikkat etmez ve oynarken kafasını vurur, ağlamaya başlar. Nedir klasik tepki? “Pis masa sen neden çocuğumun kafasına vurdun. Al sana, al sana.” O çocuğun bir daha kendisinin hata yaptığını düşünme şansı olabilir mi? Hain masa durup dururken onun kafasına vurmuştur. Halbuki çocuğa dikkatli davranması öğütlense bir daha benzer hataları yapmayacaktır. Tabi başka medeniyetlerde…
Yaz kış sürekli yediğine içtiğine, ne giydiğine dikkat etmeyen tedbirsiz bir kişi düşünün. Yaşama dair uygulamaları sağlıksız ve onu hastalıklara karşı korumasız hale getirsin. İlk rüzgar çıktığında, kar yağdığında o kişinin hasta olması rüzgarın veya karın kabahati olabilir mi? Don oldu, fiyatlar arttı, sel oldu fiyatlar arttı, kargaşa çıktı fiyatlar arttı, savaş çıktı fiyatlar arttı. Finans sektöründe yöneticiler kaptanlar gibi görülür. Kimse karşılaştıkları fırtınalar ile ilgilenmez, çünkü onlar bunlara hazırlıklı olmalıdır, gereken tedbirleri önceden almalıdır. Herkes onların gemiyi limana sağlam bir şekilde getirip getirmediklerine bakarlar. Gak guk ediyorsa zaten kaptan olmaya layık değildir. Sorumluluk almıyor hep bahane arıyordur.
Bu arada Şubat ayında günde yaklaşık 300 milyon dolar kaybediyorduk dış ticaret açığı olarak, geçen ay bu rakam yaklaşık 400 milyon dolara çıkmış. Savaş var ya. Bir yerde açık varsa başka bir yerde fazla vardır. Acaba, diğerleri ne yapmış da fazlaları olmuş ve olmaya devam ediyor? Onları savaş neden etkilememiş? “Bir 30 yılımız daha olsa ne biçim şahlanırdık.” demek geliyor içimden.
Sn. Şimşek’in dediği gibi enflasyonun bir tık artması artık kaçınılmaz. Ama biliyoruz ki savaş olmasaydı da artacaktı. Tık’ın boyutunu bilemiyoruz tabi.
Merkez Bankası, bir trilyon liranın üzerinde zarar açıkladı. bu yıl çok daha yükseleceği kesin gibi. Bu zararın nedenleri çokça yazılıp çiziliyor. Sürekli zarar eden uygulamalar yapan bir bankaya sahip olmak da biz ortakları için hoş neticeler doğurmuyor tabii. Yiyen yedi zaten, bu para yine ortaklardan çıkacak.
Kişi başı milli gelirin 18.000 dolar olduğu söyleniyor. Yani çoluk çocuk, çalışan, çalışmayan, ortalamada 18:000 dolar kazanıyormuş yılda. Bu ayda 1500 dolar yapar. İşsizler 0, emekliler 450 dolar, asgari ücretli 600 dolar kazanabiliyorsa bu paranın aslan payı nereye gider? Kimilerinin aklına ilk gelen cevap: Yatı olanlara. Aslında yanlış değil. Çünkü çok parası olanlar, hele son zaman zenginleri, paralarını nereye koyacaklarını bilemeyince yat sahibi oluyorlar, çok az binseler de. Gözümüz yok tabi de bir de dar gelirli “amatör tekne sahipleri” ile bu kişiler birbirine karıştırılmasa.
Artık “yat” kelimesi 2.5 metreden büyük tüm özel tekneleri kapsar hale getirildi neredeyse. Özel tekneler ile ilgili yeni yönetmelikten bu çıkıyor. Denize yakın = Çok zengin (söğüşle)
Onlar yok mu? Hem ÖTV’siz mazot alırlar (Allahım nerede o günler, ama Sn. Kılıçdaroğlu bile öyle biliyordu), sabah akşam keyif yaparlar (denizi sevenler için doğrudur ama manevi bedeli çoktur), biz hayatın keyfini çıkartmayı beceremezken onlar bir yolunu bulurlar ve doğadan zevk alırlar (en büyük kabahat ve kıskanma sebebi). Kesin söğüşlenmeleri gerekiyor. Son dönemlerde oluşturulan iki büyük dertleri vardı üç kuruşluk birikimleri ile araba fiyatına tekne alan, emekli maaşı dışında da pek geliri olmayan deniz aşıklarının. Barınma fiyatlarının yüksekliği ve atıkları verecek yer bulmamama nedeniyle çok büyük cezaya çarptırılma endişesi.
Tam “dertlerimizi anlayabilmişlerdir herhalde, rahatlatıcı bir düzenleme yaparlar” derken onlardan daha çok para çekebilmeyi kolaylaştıracak yeni bir yönetmelik çıktı Ocak ayında. Ben Ulaştırma Bakanlığının amatör denizciliğe sekte vuracak işlere girmeyeceğini düşünüyorum. Yani bilerek. Zira, yıllarca amatör denizciliği teşvik etmeye çalıştılar.
Bu iş biraz şuna benziyor. Şehirlerarası otobüs ve kamyon taşımacılığını gözleyerek ve onlara danışarak karavanlarda bulunması gereken teçhizatı planlamak gibi. Toplam 2400 civarında tekneden oluşan deniz ticaret filosunu bilenler 150,000 civarında özel tekneyi yakından ilgilendiren düzenlemeler yapıyorlar. (tam adedi yaklaşık iki aydır Cimer soruma cevap gelmediği için yazamıyorum. Malum, kanun 15 günde cevaplamayı şart koşuyor)
Örneğin üç metrelik bir sandalla (resmi adı gemi) yazlık evinizin yakınlarında bir iki saatliğine balığa çıkmak isterseniz, teknenizde bulunması gerekenler şunlar:
Eğer bunlardan birisi sandalınızda yer almıyorsa, denize çıkmamalısınız. Zira teknenizin metresi kadar 1000 lira cezası var. İnsanın “Lanet olsun, ne Şam’ın şekeri …” diye her şeyden vazgeçesi geliyor. Ne o? Amatör denizciliği teşvik ediyoruz.
Bunları sandalınıza koyup kürekle denize çıkabiliyorsanız, bayrağınızın olduğundan emin olun. Kayığınızın baş iki tarafında tekne adı, kıçta da adı, bağlama limanı ve kütük kayıt numarası yazılı olmalı. Açıkçası, denizi bu kadar çok seven ben, kimlere nasıl uygulama yapılacağından emin olamadığım için bu yıl denize çıkmayınca daha huzurlu olabileceğimi düşünmeye başladım. Diğer türlü kim ne icat edecek de ceza yazacak diye endişe içerisinde olacağım. Çünkü birazdan okuyacaklarınız nedeniyle güven sorunum oluştu. Bir de ticari teknelerde zorunlu bazı uygulamaların özel teknelerde de zorunlu olduğunu düşünerek uygulama yapan, bilmediğini bilmeyen denetleyiciler olabiliyor çok istisna da olsa. En tehlikelisi onlar. Örneğin, Limanlar yönetmeliği kimseyi engellemeyen yerde demirli teknelerde gemiyi sevk ve idare edebilecek kişilerin gemide kalmasını şart koşuyor. Ama 150 gros tondan büyük gemilerde. Alargada teknesini bırakıp alışverişe çıkan küçük tekne sahiplerine bu nedenle ceza yazıldığını duyduk. 10-12 gros ton olsa da. Veya bir memur marinada dolaşırken can simidinin veya at nalının üzerinde tekne ismini görmeyince ceza yazmaya kalkıyor, özel teknede. Yok ki böyle bir kural. Ticari büyük gemileri bilemem, ilgi alanımda değil. Sadece Türk bayraklı ticari gemileri kapsayan Gemilerin Teknik Yönetmeliğindeki bir maddeyi özel teknelerde de uygulamaya, ceza yazmaya kalkıyor kimisi, bilmeden. Dolayısıyla sizin mevzuatı çok iyi bilmeniz de yetmiyor sorun yaşamamak için, her iki tarafın da hakim olması lazım. Denetim memurunun o anki bilgi ve ruh haline kalmış işiniz. Ceza hedefleri varsa yandınız. Onlar yazar, siz mahkemede taşı kuyudan çıkartmaya çalışırsınız. Bunlar elbette istisnai ama yaşanmış konular. Yoksa bilerek amatör denizcileri cezalandırmaya yönelik bir aksiyon almalarını hiçbir zaman düşünmeyiz kıyılarımızın güvenliğinden sorumlu, sayelerinde denizde rahat uyuduğumuz, bizlere karşı her zaman nazik ve konularında son derece bilgili Sahil Güvenlik elemanı kardeşlerimizin.
Neticede eğer emekli veya çalışan iseniz, çok dikkatli olmanızı öneriyorum. Herkes sizde olan küçücük paraların peşinde. Nereden mi biliyorum? Bayramda İzmir’deki evimin önünde duran arabam Marmara Bölgesi’nde bir yerde park cezası yedi. Bilgiyi aldıktan sonra aşağı inip baktım acaba çalındı mı diye. 15-20 gündür durmaktan lastiği inmişti. Şişirdim. Aklınızda bulunsun, böyle bir durumda ancak ilgili merkezdeki sulh ceza mahkemesine itirazda bulunabiliyorsunuz. Yoksa cezayı kabul etmiş oluyorsunuz. Ya da “uğraşmaya değmez” deyip ödüyorsunuz. Zaman zaman “kulp takmaya çalışmadan doğrudan para isteseler de verebiliyorsak versek, neler vermedik ki şimdiye kadar” diyor insan.
Bundan birkaç gün sonra da dolandırıcılar iş başındaydı. Beni bir bankadan diye aradılar. Numaralara aman dikkat: son numaralar bankanınki ile aynı ama başı 0313. Böyle bir bölge kodunu bilmiyorum. Muhtemelen kartımın başkaları tarafından kullanıldığını, bunu fark ettikleri için işlemleri engellediklerini belirttiler. Güzel konuşan bir bey idi. Hemen bankadaki kart hesabımı kontrol ettim. Sadece 299,99 liralık bir çekim vardı. Bunu söyledim. Sorun olmadığını, hepsini iptal edeceklerini söyledi, güzel konuşan adam. İptal işlemini başlattıklarını ve her bir iptal için bir kod gönderdiklerini, o kodları söylememi istedi. O ana kadar 0313 dışında şüphemi celbeden bir şey yoktu. Mesajlara baktım. Açık Öğretim sınavında olduğum saatlerde, yani 1.5-2 saat önce gelmişti mesajlar ve ödeme onaylarıydı. Şifreleri paylaşamayacağımı özür dileyerek belirttim. Beni anladığını, iptal için de aynı şifrelerin kullanıldığını, ama istersem beni tuşlama yapmam için ilgili menüye yönlendireceğini söyledi. Elbette onu da reddettim, ha söylemişim, ha tuşlamışım… Kendilerini benim arayacağımı söyledikten sonra kapattık. Hemen bankanın kayıp-çalınma ihbar hattını arayarak kartımı yeniledim. İlk işlem yaptıkları kurum, kredi kartlarının bütün detaylarını saklayan kurumlardan birisi. Muhtemelen bilgileri oradan çalmışlar. Kendilerini uyardım. İnşallah tedbir almışlardır. Bilgilerini çaldıkları ve kullandıkları kartın bankasının da sanal kart uygulaması yok. Çok uzun zamandır güvenlik endişesi olmadan internet alışverişleri yapan bendeniz artık sadece sanal kart kullanmaya karar verdim. Dolandıramadılar ama bir işe yaramış oldular.
Bu arada önemli bir katkım daha olsun. TÜİK, kendi enflasyon istatistiklerine göre 2002 yılındaki 1 milyon 600 bin liranın Mart 2006 sonu itibariyle TÜFE’ye göre 71,46, Yurtiçi ÜFE’ye göre de 94,56 lira olduğunu belirtiyor. Yani diğer bütün faktörleri göz ardı edersek, sadece enflasyon hesabı ile doların bugünkü değerini hesaplamış olduk. Sn. Şimşek sayesinde paramızın çok ama çok fazla değerlendiğini söyleyebiliriz. Yani enflasyon hesabıyla 1.1 sent olacakken 2.2 sent değerinde. Yayı gerilen bir ok gibi.
Sürekli slalom yapar gibi sorunların arasından geçip deneyim kazanıyoruz. Nietzsche’nin lafı doğru ise, biz Türkler duvara toslamazsak bir ara çok ama çok güçlü olacağız. O zaman belki milli irademizi de birkaç kişinin saldırısından koruyabiliriz.