SON DAKİKA
Hava Durumu

İroni

Yazının Giriş Tarihi: 18.02.2026 12:29
Yazının Güncellenme Tarihi: 18.02.2026 12:30

Bundan altı ay kadar önce arkadaşlarımızdan bir teklif geldi. Havayolu şirketlerinden birisi Almanya’ya uygun fiyatlı bilet satıyormuş, onlar gideceklermiş, biz de onlarla gitmek ister miymişiz? Hemen kabul ettik tabi. Hem onlarla gezmek güzel, hem de biraz çevre görürüz dedik. Toplam yedi kişi olacaktık. İki kişinin yeşil pasaportu, bizim vizemiz (şimdilik) vardı. Arkadaşlarımızın kızı damadı ve torunları için de hemen randevu araştırılmaya başlandı.

Yaklaşık 3 ay kadar sonra bir randevu geldi. Çok mutlu olduk. Zira Schengen vize randevusu almak çok paralar ödemez iseniz imkânsız gibi. Sanırım onlar da ödediler. Belgeler teslim edildi. Seyahate iki üç ay kadar kaldığı için rahatça programımızı yaptık. Zaten daha önce de Almanya’dan vize almışlardı, hatta bir seyahatlerinde vize çıkmıyor diye tam her şeyi iptal edip bir sürü zarara girmişken konsolosluktan telefon etmişler ve vizeyi vermişlerdi, son günün akşamı. Bu kez daha erken hareket edilmişti.

İşte o vize bir türlü gelmedi yine. Son gün akşam üzeri yine sadaka verir gibi vizeyi verirler diye bekledik hep beraber ve iptal imkânı olan rezervasyonları iptal etmedik. Meğer o gün saat ikide kapatıp gitmişler konsolosluğu. Yaşanan hayal kırıklığını, boşu boşuna ödenmesi gereken ekstra paraları ve hepsinden önemlisi aşağılanmanın verdiği dayanılmaz ağırlığı anlayabileceğinizi düşünüyorum. Ve bütün bunlar siz Türkiye’de doğup büyüdüğünüz için. Hiç kimse nasıl ve nerede doğacağına kendisi karar veremediği için ülke, renk ve cinsiyet ayrımcılığının her türünü ırkçılık olarak nitelendiriyorum. Bu ırkçı yaklaşıma neden olan ilgili ülkelerin yönetimlerinin karşılıklı tutumları oluyor. Bu anlamda son yıllarda gördüklerim biz Türklerin bu konularda ne kadar şanslı olduğumuzu teyit ediyor.

Elbette dört kişi olarak gidebildik ve bir haftalık gezimizin, ki onlar için gitmiştik, ilk dört günü vizeleri çıktı mı diye merakla geçti. Yok, o vize gelmedi, gelmedi, biz döndük ve üç-dört gün sonra nihayet olumlu olarak geldi. Yoğunlar…MIŞ. Sebepsiz vermeyebilirlerdi de… Duygularımız nasıl olsun?

Bu arada Almanya’ya gitmişken biraz alışveriş yaptık. Almanya’da raflar söylenildiği gibi dolu idi, boşaldığında da yine dolduruyorlardı. Gittiğimiz tüm alışveriş yerlerinde çoğunluk müşteri Türklerdi. Bilin bakalım neden? Türkiye’de artık hiç kimse dört tane iç çamaşırını 200 liraya, bir tişörtü 100 liraya, kot pantolonu 600 liraya satamıyor da ondan. Aç kalan ve bizleri her açıdan kıskanan Almanlar suyu musluktan içiyor, peynire, salama falan bizden az ödüyor. Bizim üç harfli marketlerin yerine onlarda dört harfliler var. Onların asgari ücretlisi kendi paralarıyla ayda 2,224, bizimki paramızla 28,075 alıyor. Emeklimiz bile rakam olarak daha çok kazanıyor. 20,000. Saçmaladığımı düşünenler yazının başlığına baksın. Politikacı olabilir miyim acaba? Partimin adına göre ne kadar çok inananım olurdu. Tabi sadece Türkiye’de. Bu arada Almanya’da yaşayan Türkler de artık oy tercihlerini değiştirebileceklermiş. Eskiden değerli euroları ile çok çok ucuza Türkiye tatili yapmaya devam etmek için oy verdiklerini, ama artık Türkiye’nin kendileri için de pahalı geldiğini söylüyorlar.

Ekonomimiz çok iyi yönetildiği ve varlıklarımız sürekli daha çok arttığı için ilgili bakanın emeklilerin üzerinden silindirle geçeceğini daha 2023’te söylemiştim, sağ olsun kendisinden isteneni yapıyor. Her dediğini de imzalatıyor. Bunu da söylemiştik. Ne zaman ki cezaların ve vergilerin ucu azıcık da olsa partili kayırılanlara dokunacak, o zaman kıyamet kopacak ama görebilir miyiz? Bilemem. Şimdilik suni enflasyon düşürüşler ile idare ediyoruz. Bu arada belki otoyollar ile köprüleri de satarsak belki borcumuzun faizini bir ölçüde ödeyebiliriz. Elbette varlıklarımızın azalması gerçek patronların pek umurunda olmasa gerek.

Yaz aylarındaki yazılarımda genellikle denizde karşılaştığım sorunlardan bahsederim. Amatör denizcilerin anlaşılamadığını, teknesi olan her kişinin Karun kadar zengin zannedildiğini ve sürekli söğüşlemek istendiğini yazmışımdır. Hakikaten de faktoringi hiç uygulamamış kişilerin sadece finansman olduğunu düşünmesi gibi, deniz görmemişler ve denizcilik bilmeyenler için de tekne “süper lüks yat” demek. Hep demişizdir, amatör denizcilik ile ilgili kural koyucular hiç değilse bir kez birkaç günlüğüne bir amatör denizci teknesinde misafir olmalıdır. Efendim, o kadar bağırındık, sorunlarımızdan bahsettik. Zannettik ki hakikaten sorunlara yönelik bir çaba gösterilecek.

Zira amatör denizciliğin şu anda çok önemli iki sorunu var. Birincisi, barınma sorunu: Son dönem zengini 4 milyon kişi paralarını nereye koyacaklarını bilemedikleri için gerçekten süper lüks yatlar almaya başladılar. Zaten sanırım bu kişiler yakın çevreden olduğu için yukarıda bahsettiğim yanlış anlamalar oluyor. Bunca koca yata marinalarda yer bulmak için çok büyük paralar teklif ediliyor ve marinalar artık amatör denizci teknelerini beğenmiyor, ücretleri katlıyor. O kadar ki, yıllık 1900 euro ödediğimiz marina, ki diğerlerine göre uygundur, kaçmamış olsak, bizim 35 yıllık 11 metrelik teknemiz için 7500-8000 euro gibi bir para isteyecekti. Biz de ödeyemeyecektik. Neden son zamanlarda fırtınalarda koylarda denizin insafına bırakılan o kadar teknenin parçalandığı anlaşılabiliyor mu? “Kırk katır mı kırk satır mı” sorusu…

İkinci önemli sorun da atıkları veremiyor, ama vermekten sorumlu olmak. Atık alım tesislerinin motivasyonla atık almalarını sağlamak yerine garip denetimlerle cezalar yazınca atık alım tesisleri binbir yalan ile atık almamayı tercih ediyorlar. Amatör denizciler atıklarını alacak yer bulamıyorlar. Sonra da “Vay sen atığını 15 günde bir vermemişsin (209,624*2=419.248) 420 bin lira ceza. Alanların çoğu da, yasal rakam olan 7,5 euro yerine fahiş ötesi atık alım ücretleri talep ederek amatör denizcilerin çaresizliğinden yararlanmakta.

Umarım iyi niyetle, amatör denizcilerin daha mutlu ve huzurlu olmalarını sağlamak için bazı yönetmelik değişiklikleri yapıldı. Tıpkı iki kişilik amatör teknelerin atıklarını kontrol ederek deniz kirliliğinin çözümünü bulmaya çalışmak gibi, amatör denizciliğin sorunlarına katkı sağlayacağı sanılarak bazı yeni yenilikler getirildi. Öncelikle ehliyetler değiştirilecek. Oradan biraz harç toplanacak. Sonra deniz temizliğine katkı olsun diye mesela sadece eşimle benim bulunduğumuz teknemize yazı asacağız “Denizi temiz tutalım” ya da “Denize çöp atmak yasaktır” diye. Eşimin veya benim sürekli denize düşme durumumuz olduğu için at nalı şeklindeki can simidimiz yetmiyordu (bir kez dahi kullanmadık), şimdi her ikimiz de aynı anda düşersek diye iki tane de simidimiz olacak. Ama onu bize kim atacak onu bilmiyorum. Bu arada teknede çekiç falan vardı ama balta yoktu. Yangın baltası alacağız mecburen. Bu arada çok güzel, hiç su görmemiş, marka can yelekleri vardı ama sertifikalı olmaları gerekiyormuş. Sanırım onların yenilenmesine de para harcamak gerekecek. Elbette tartışmak gerekirse, bunların hiçbirisi gereksiz değil. Ekstra ekstra güvenlik her zaman iyidir. Ama olması gereken çözüme yönelik verimlilik. Yani önemli işlere öncelik.

Çok önemli bir değişiklik daha var yönetmelikte. Seyirde alkol yasağı. Elbette motorla veya yelkenle seyir yaparken sadece tekneyi kullanan kişilerin değil teknede bulunan hiç kimsenin alkollü olmaması gerekir. Çünkü seyir sırasında herkese ihtiyaç olabilir. Rasyonel, mantıklı düşünce “seyir” kelimesinin teknenin tıpkı otomobiller gibi hareket halinde olduğu zamanı kastettiğini bilir. Ancak denizcilikte “seyir” bir limandan başka bir limana giderken geçen zaman olarak tanımlanmış. Zira kural koyucular tarafından teknenin hiçbir şekilde bir ulaşım aracından farklı olabileceği, güzel koylarda teknede kalınabileceği düşünülmemiş, çok yakın geçmişe kadar göz önüne alınmamıştır. Şehirlerarası otobüs veya kamyon ile karavanın birbirine karıştırılması gibi. O nedenle kural koyucuların küçük bir özel teknede birkaç gün misafir olması gerekir diyorum. O yaşamın görülmesi, seyir, sefer, ve sevk ve idare gibi kavramların ne olduğunun anlaşılması gerek.

TCK m.179/3’de alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle ya da başka bir nedenle güvenli bir şekilde araç sevk ve idare edemeyecek halde olmasına rağmen araç kullanma suçu var. Çok açık ve net. Belli bir sınırın üzerinde alkollü olarak aracın dümenine geçip aracı hareket ettiriyorsanız, suçlusunuz, trafiği tehlikeye sokuyorsunuz. Ama yönetmelikte ne yazıyor? “Sevk ve idare” mi? Hayır, “seyirde”. Seyirin denizcilik literatüründe tam olarak neyi kastettiğini ve sevk ve idare ile kesinlikle farklılaştığını da yukarıdaki tanımdan görüyoruz. Yönetmelikler dayanak kanunla uyumlu olmak zorundadır, suç ve ceza tereddüte yer vermeyecek şekilde belirlenmelidir. En azından hukukun kenarından geçmiş herkes bunu bilir. Derseniz ki “şu anda bambaşka bir ülkedeyiz, o nedenle bunların önemi yoktur”, o zaman zaten hiçbir şeyin önemi yoktur. O zaman kimin gücü fazla ise onun istediği olur (orman kanunu).

Bazı amatör denizci tekneleri, bizimki gibi, koylarda demir atar ve yeni bir limana belki üç-dört ay sonra girer. Geçen yaz motor arızası nedeniyle 12-13 gün tekneyi kıpırdatamamıştık örneğin. Adam koyda demirli, hava sakin, uykuya geçmeden önce doktor tavsiyesine uyarak bir bardak viski veya şarap içiyor damarları için, pat kontrol. Alkol cezası. “Evim burası, duruyoruz, zaten azıcık içtim” demek beyhude, olayı bilmeyen denetimci için. O kişinin insafına kaldınız. “Şu an seyirde sayılıyorsun, içki içemezsin. Ben cezayı keserim git mahkemede uğraş”. Kimileri de “Ya ani bir fırtına çıkarsa ve tekneyi kullanmak zorunda kalırsanız?” sorusu ile ortaya çıkıyor. Birilerinin küçük de olsa suç işleme olasılığı var diye cezalandırıldığı hangi hukukta görülmüş? Elinde silah olan herhangi bir kişinin öldürülmesi mi gerekir? “Ne olur ne olmaz diye furdum oni!”. O taktirde arabası olan herkesin evinde içki içmesinin de yasaklanması gerekiyor. Çünkü evde herhangi birinin başına bir şey gelebilir, yangın çıkabilir, deprem olabilir, arabanın kullanılması gerekebilir. Zaten bu şekilde yasaklamalara başladıktan sonra girilen yoldan çıkmamız mümkün olmayacak ve her noktaya sirayet edecek. (Bunu da seneler sonra “söylemiştik” deriz). Nasıl gelinmişti iktidara? Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edilecekti. Yasakçı olduk çıktık. Zaten sürekli yoksullaşıyoruz. Ne kaldı?

Özel teknelerle ilgili bu yeni yönetmeliğin, hem diğer içerikleri hem de değindiğim konularda amatör denizciliği gerçekten bilen ve ürkütülen kurbağalara değecek taşlar atabilme niteliğine sahip hukukçular tarafından henüz yürürlüğe girmemişken revize edilmesinde büyük yarar var. Okuduğu kurallara harfien uyan amatör denizcinin Sahil Güvenlik botunu gördüğünde aklına ceza gelmemeli, kıyılarımızın güvenliğini sağlayan aslanlar düşünülmeli.

Geçen ayki yazımda Venezuela ve İran olaylarına değinmiş ve tek ses çıkmadıkça ülkelerin başkaları tarafından rahatça yönetilebileceğini yazmıştım. Amatör denizciler arasında da benzer bir durum var. Şimdiden çözümden uzak ve çok daha büyük sorunlar yaratmaya yönelik yepyeni kuralları benimsemekle beraber, temel özgürlükleri kısıtlayıcı kuralları da neredeyse savunur hale geldi bir kısmı. Zihinsel sindirim böyle olsa gerek. Altı ay sonra yürürlüğe sokacağız denmesine rağmen şimdiden bazıları tarafından kendileri koymuşçasına benimsendi bu “semerler”. Gerçekten faydalı ve verimli olacak, temel sorunların çözümüne yönelik, yerli ve yabancı tekneleri Türkiye’den göndermemeyi amaçlayan, yeni ve uygun ücretli marinalarla tekneleri koruyabileceğimiz, atık bertarafıyla ilgili faydalı düzenlemelerin yapılacağı günleri dört gözle bekliyoruz.

Bundan yıllar önce 1982’de üniversite hazırlık sınıfında bir ablamız vardı. Psikolog idi ve yüksek lisans öncesi aramızdaydı. Psikolojik rahatsızlığı olan ve bazı davranışlarına çok kızdığım bir kişiden şikayet ettiğimde hep şunu söylerdi. “O hasta, dolayısıyla ona kızamazsın!” Hep aklımda kalmıştır. Sizi hayal kırıklığına uğratan kişiye kızarsınız. Bir beklentiniz olmayan kişiye kızmazsınız. Türkiye’de son yıllarda rasyonel düşünce, karşısındakini de rasyonel zannedip beklenti içine girince, sürekli hayal kırıklığına uğruyor. Böyle de gidecek gibi. Anayasadaki tarafsızlık yeminine rağmen yönetim partili olabiliyorsa, bakanlar, yargıçlar, parti üyeleri ile birlikte seyahatlere çıkıyorsa, büyük suçlular dışarıda, suç atfedilemeyenler veya küçük suçlular aylarca içeride oluyorsa, suçlular parti değiştirerek aklanabiliyorsa bunu kafaya takmanın ne anlamı olabilir? Artık ülkedeki hiçbir şeyi kafaya takmıyorum. 10. maddedeki gibi. “Bir şeyi beğenmiyorsan değiştir, değiştiremiyorsan keyfini çıkart.”

2017 yılında anayasa referandumundan hemen önce dünyanın iki ülkesinin daha anayasalarını incelemiştim. Kongo Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti. Demokratik cumhuriyet olan her iki ülkenin anayasaları da muhteşem yazılmıştı. Okuyanın o ülkelerde yaşayası gelir. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasına göre de devlet yöneticileri ve yargı bağımsız ve tarafsızdır. Devlet halk için, sorunlarını çözmek için vardır. Çünkü anayasada öyle yazıyor. İlgili bakanlar da aynısını söylüyor. Ne yani? İnanmayalım mı?

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.