Senelerdir faktoring üzerine yazarım. Bu kadar gururla yazmamıştım, şu ana kadar.
İşte haberimiz. Bu gerçekten haber niteliği taşıyor, ama medyanın neresinde görünür bilemem. 1968’de kurulan FCI’ın (eski adıyla Factors Chain International) tarihindeki dördüncü genel sekreteri bir Türk kadını oldu. Sevgili Betül Kurtuluş’u kutluyorum. Hem de sektörün içinden gelenlerin resmi kadrolarda birer birer tasfiye edildiği, faktoringin artık neredeyse sadece “al çeki ver parayı” diye nitelendirilmeye başlandığı, borçluların devletin en üst makamlarında dahi “keşideci” diye isimlendirildiği, yani faktoringin gerçek tanımının Türkiye’de artık neredeyse unutulduğu, işi bilenlere verilen değerin de neredeyse sıfırlandığı bir dönemde dünya faktoringinin tepesine bir Türk oturdu.
Bu gurur, geçmiş dönemlerde iyi faktoringci yetişmesine katkıda bulunan kişilerin, Ben Hosh, Ferruh Tanay, Rengin Ekmekçioğlu, İsmail Emen, Ufuk Altın ve biraz da Zafer Ataman’ındır. Elbette en çok da FCI nezdinde aldıkları görevlerde sürekli başarılı olan ve ülkemizi harika bir şekilde temsil etmekte olan başta Çağatay Baydar olmak üzere, Ayşen Çetintaş, Sevil Dinçer ve tabii ki Betül’ündür. Üzüntümüz ise özellikle Türkiye’de faktoringin gerçekte ne olduğunu bilen faktoringci neslinin neredeyse tükenmişliğidir. Şirket sayısı sürekli değişiyorsa da çalışanlar arasında işin özünü gerçekten bilenlerin sayısı artık bir elin parmaklarından az ne yazık ki. Bilginin değersizleştirildiği, itaatin liyakatin önüne geçtiği toplumlarda, pek çok konuda olduğu gibi, bu da doğal sayılmalı. Bilgiye değer verene, kıymet bilene can feda…
Galatasaray’da bir sınıf arkadaşım vardı. Matematik belalı dersiydi. Ama o hep kendisini bir matematik dehası olarak görürdü, genellikle sınavdan hemen önce. Dolayısıyla o çerçevede çalışır, sınava girer ve 10 alacağına inanarak çıkardı. Diğer arkadaşlarla sorular üzerinden geçilirken, notu önce dokuza, sonra da daha aşağılara inerdi; yaptığı hataları fark ettikçe. Sonunda 1-2 gibi bir not alırdı.
Geçtiğimiz günlerde millî futbol takımımızı izlerken bu arkadaşım geldi aklıma. Maç başı ve sonu arasında benzer şeyler hissetmiyor muyuz? Kuyruğumuz hep dik. Ekonomimiz de aynı bu şekilde. Biraz anlayan bir kişi ekilenlerle biçilmesi beklenenler arasındaki dengesizliği anında fark eder. Halbuki hepimiz biliriz ki, tüm dinlerde de vardır, “Ne ekersen onu biçersin”, ekmeden biçemezsin. Bakalım daha ne kadar para piyasaları oyunları ile sermaye piyasalarını iyi göstermeye devam edebileceğiz? Bir şeyler mükemmel gitmiyorsa, ki genellikle gitmez, insan kendine şunu sormalıdır: “Neyi daha iyi yapabilirdim?”. Bu soru gelişimin başlangıcıdır. Hatayı sürekli başkasında arayan, kendisine bakmayan kişinin gelişim imkanı yoktur. Değiştirmesi gereken bir şeyi yoktur ki kendince… Kendini mükemmel gösteren kişiler kendilerinden çok daha başarılı görünen kişilerle bir arada olmak istemezler; yanlarında kendilerini kötü hissederler. Örneğin, yakında Arda Güler, tam bir dünya yıldızı olup, bence çoktan öyle, Türkiye’de değersizleştirilirse hiç şaşırmayacağım.
Daha güvenli limanlarda gezelim. Liman demişken, geçtiğimiz yazın amatör denizcilik açısından bir değerlendirmesini, yorumsuz, başlıklarla ortaya koymak niyetindeyim. Yine bütün iş, yaptığı görevin çok fazla bilincinde olmadan işin başına getirilen kişilerin karşılarındaki kişilerin zekasını ve bilgisini küçümsemesinden (bilene sorunca bilmediği anlaşılır endişesiyle bilir görünmek ve diğerini küçümsemek) kaynaklanıyor. Yorumsuz dedik ya…
Yaza yepyeni bir yönetmelikle girdi özel tekne sahipleri. 17 Temmuz’a kadar anlamlı anlamsız pek çok techizatı teknelerinde bulundurma zorunluluğu getirilmişti. Ayrıca amatör denizci belgesi sahibi olanlar, belli harçları ödemedikleri taktirde beş yıl içerisinde artık 24 metre değil, 10 metrelik tekneleri kullanabilir şekle gerileyeceklerdi. O kadar farklı kanallardan o kadar çok haklı eleştiri geldi ki, bütün alışveriş tamamlanıp, saçma sapan pek çok şey alındıktan sonra, özellikle sekiz metreden küçük tekneleri kastediyorum, 3 Temmuz’da yönetmelik değiştirildi ve kuyruk yine de dik tutularak bir nebze olsun düzeltildi. Yine de amacının ne olduğu tam bilinmese de 30 cm’den küçük olmayan baltamızı eksik etmeyeceğiz. Ehliyet konusunda da bir ara yol bulundu. Kazanılmış haklar artık beş yıl içerisinde eğer yeniden “ücretsiz” eğitim alınmazsa gasp edilecek.
Yeri gelmişken, yıllar önce, henüz ödeyebiliyorken, Gökova Körfesinde bir gulet ile mavi yolculuk yapıyorduk. Okluk Koyu yakınlarında İngiliz Limanı’nda iken bir yelkenli tekne görmüştük. Kaptan içindeki yabancıların altı ay teknede yaşadıklarını söylediğinde anlayamamıştım. İçinde olmayınca anlaşılması gerçekten zor. Hakikaten bazen servis botu ile karaya çıktığımızda kıyıdaki vatandaşlarımızın soruları da beni doğruluyor.
“Balık var mı ağabey?”
“Bu bot kaç lira, çok gezebiliyor musunuz?”
Teknenin yanına yüzenlerden, “Bu teknede mi yatıyorsunuz?”, “Kaç lira bu tekne?” (Buna cevabım hep “arabadan ucuz” oluyor, çünkü gerçek bu). Bazen bir parti genel başkanı “Özel yatlara verildiği gibi ziraatçiye de vergisiz mazot verilsin” diyor, beni benden alıyor. (Genellikle mazotu normalden daha pahalı alır tekneler.)
Kıyıdan denize girip, girer girmez doğal icraatlarını yaptıktan sonra, “Nereye gidiyor bu teknelerin atıkları?” gibi çok anlamlı bir söz duyabiliyoruz. Bazıları “Geliyor bu tekneler, görüntümüzü kapatıyor.” diye şikayet ediyor. Daha makul olan bazıları da “Biz de böyle bir şey alıp balık mı tutsak?” diyebiliyorlar.
Hakikaten bilinmez bir dünyadır amatör denizcilik. Son yıllarda parasının hesabını bilemeyecek kadar zenginleşip “hadi biz de bir tekne alalım bari” diyenler yüzünden marina ve tamir masrafları artık dayanılmaz duruma gelmese aslında hiç “zengin işi” de değildi. Ama artık öyle görünüyor dışarıdan. Bu da binlerce emekli, yazlık yerine tekne alıp gezen deniz aşığını olduğundan farklı bir duruma sokuyor.
En azından insanlar her “yat sahibini” bir milletvekili veya parti yakını müteahhitler kadar zengin zannediyor. Bilmiyorlar ki onlar sadece yazı keyifle geçirmek isteyen emekliler. Hafta sonu genellikle motoryatlarına özel uçaklarıyla gidip tatilini yapan kişiler müstesna. Onlar da “yat sahibi”.
Elbette, uçaktan bakıldığında insanların nokta gibi görünmesi ve ayırt edilememesi gibi, tepeden kararlarla kural konulması da böyle oluyor. Kendilerine o kadar güveniyorlar ki, sınav öncesi arkadaşımın yaptığı gibi, bilene danışmıyorlar da. Danıştıkları, bildiğini zannettikleri de olaya helikopterden bakmakta zaten.
9 Eylül günü sadece İzmir’imizin kurtuluşu değil artık. Denizcilik Atıkları Uygulaması genelgesi de değişti. Amatör denizciler bu değişikliği kendileri ile hiç alakası olmayan helikopterdekilerden, Deniz Ticaret Odasının (DTO) sirkülerinden öğrendi. Hani “yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” diye bir suç var ya artık, gazetecilerin hapse atılmasını sağlamak için kullanılan, bu işlem DTO’ya uygulansa en büyük cezayı alır. Zira ardından amatör denizciler haftalardır boşu boşuna tartışmalar yaşıyor, milletin kafasını iyice karıştırdılar. Sahil Güvenlik bu nedenle insanları yanlış bilgilendiriyor ve yönlendiriyor, video çekip bilgi yayan youtuberlar yanlış bilgi yayıyor vs. vs. Hepsi çıkan genelgeyi tam olarak okuyup anlamadan DTO’daki sirküleri yazan ve sirküleri gördükten sonra genelgeye bakmayıp, orada yazanı yayan kişiler yüzünden.
Aynen şöyle yazmış DTO: “Madde 6(3)'ün (a) ve (b) bentlerinde, atık tankı doluluk oranının %80'e ulaşmadığı durumlar için de uygulanacak süreler belirlenerek, 12 kişiden az taşıma kapasitesine sahip gemiler için 15 gün olan süre 20 gün, 12 kişi ve üzeri taşıma kapasitesine sahip gemiler için 10 gün olan süre ise 15 gün olacak şekilde düzenlenmiş…”
Bakın, konuya çok uzak olan kişiler bile nasıl anlayacak. Önceki genelgede küçük tekneler 15 günde bir atık vermek zorundaydı. Bu yazana göre ne olmuş? Küçük teknelerin atık verme süresi 20 gün olmuş. İşte herkesi yanıltan konu.
Ama genelge öyle demiyor ki. Bir teknenin atık tankı ne zaman yüzde seksen dolarsa o zaman atık verilecek, bundan bağımsız olarak da limana döndükten sonraki 20 gün içerisinde (bir kerelik) atık verilecek. Bunu “20 günde bir atık verilecek” şeklinde “alenen yaymak” ve bunun yanlış olduğunu bile bile hala düzeltmemek hangi taraftan olduğunuza göre hakikaten suç sayılabilir.
Atık vermek özel tekneler için sorun değil. Atık verecek yer bulmak sorun. Örneğin, bu sene Hisarönü Körfezi’nde Orhaniye civarından pek ayrılamadık. Zira aldığı ceza neticesinde Martı Marina 1750 liralara çıkartmış olduğu “fahiş” atık alım ücretini, resmi tarifeye, yani 450 liraya indirmişti. Atığımızı 15 günde bir oraya verdik. Körfezdeki Turmepa atık alım teknesi neye güvendiğini anlamadığımız şekilde 1700 lira yapmış bu sene, en fazla %30 artırabileceği (600 TL) atık alım ücretini. Seneye 2500 lira yaparlar, kimse de bir şey demez herhalde, bu seneki gibi.
Esas bir yer var ki, herhalde çok güçlü. Hiç kimse, hiçbir şey yapamıyor. Kimsenin gücü yetmiyor. Bozburun barınağında bağlama parasını ödemiş ve bağlı olsanız dahi, atık vermek istediğinizde, atık transfer formunu vermek için, ayrıca 2100 lira bağlama parası (tamamen illegal) ve 1500 lira atık su parası (tamamen fahiş) tahsil ediyorlar. Belgeleriyle yapılan şikayetlere karşı bir şey yapılamamasından bazı eski büyükşehir belediye başkanları gücünde birileriyle karşı karşıya olunduğu düşüncesi oluşuyor. Devletin bu konuda bir tarifesi olmasa “serbest piyasadır” der geçerdik. İtirazımız Ak Parti döneminde devletin koyduğu kuralı yok saymaya…
Bozburun ve Fareler
Bozburun, benim çok geç keşfettiğim, adaları, koyları ve deniz ikmal olanakları ile cennetten bir köşe. Bundan 10 yıl önce karaya çıkar, restoranlarında yemeğimizi yer, limanında demirler, koylarında zaman geçirirdik.
Önce limanda demirlemeyi bıraktık. Guletler çok uzun zincir bırakarak kıçtankara oldukları için özel teknelerden rahatsız oluyor ve bunu açıkça belli ediyorlardı. Daha sonra mecbur olmadıkça karaya çıkmaktan vazgeçtik. Çünkü barınak yönetimi karaya çıkan botlardan para almaya başladı. Her yıl bu rakam önemli oranda artıyor. Adaboğazı, Bozburun’un en güzel yerlerinden. Kızıl Ada ve Kiseli Ada arasındaki kesim. Son yıllarda özellikle Kızıl Ada’da fare nüfusu çok fazla arttı. Kızıl Ada’ya bağlanıp bir fare hikayesi olmayan tekne yok gibi. Halatları aşamasalar, yüzüp zincirden giriyorlar. Son zamanlarda içlerinden uzun yüzücüler açıkta demirli teknelere de girmeye başladılar. Her yıl daha fazla tedirgin oluyoruz fare açısından. Sadece Ada Boğazı değil, Bulgaz koyu, Bozburun barınak, Zeytin Adası, yani Bozburun civarının en güzel yerleri farelerle anılmaya başlandı.
Düşünüyorum da, kişisel olarak ben yukarıdaki nedenlerle Bozburun’a gitmeyi azalttım ve bundan geri duruyorsam, benim gibi yerli yabancı pek çok amatör denizcinin de aynı şekilde hareket edeceğini tahmin etmek çok doğal. Peki Bozburun esnafının durumu ne olacak? Konuşmalarımızdan orada her şeyin eskisi gibi olmadığını anlıyoruz. İki soruna çözüm bulunması şart. Barınak yönetimi ve fareler.
Güzelliklerimizi kaybetmemek, yurdumuza yine eskisi gibi yabancı yatçıların gelmesini, bizimkilerin de başka ülkelerde değil yurdumuzun cennet köşelerinde huzurla yazı geçirebilmelerini sağlayabilmek için yazılmış belki çok az sayıda kişinin ilgileneceği metinler bunlar. Geçenlerde bir büyüğüm “Devlet hiçbir şeyi unutmaz. Kaydeder, görmez görünür ama zamanı gelince kullanır” demişti. Kim bilir? Belki birkaç deniz yıldızını daha kurtarmaya katkımız olur.
Bu arada Türkiyemiz’den bir konuda daha büyük başarı haberleri geliyor. Yapılan son çalışmalar neticesinde havuç ve sopa marifetiyle bazı insanların omurgasız hale dönüştürülebildiği bilgisini aldık. Şimdilik sadece izliyoruz.
Ne demiş Orhan Veli? “Neler neler yapmadık bu vatan için? Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik.”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yüce Uyanık
Ekmeyince biçilmiyor
İşte haberimiz. Bu gerçekten haber niteliği taşıyor, ama medyanın neresinde görünür bilemem. 1968’de kurulan FCI’ın (eski adıyla Factors Chain International) tarihindeki dördüncü genel sekreteri bir Türk kadını oldu. Sevgili Betül Kurtuluş’u kutluyorum. Hem de sektörün içinden gelenlerin resmi kadrolarda birer birer tasfiye edildiği, faktoringin artık neredeyse sadece “al çeki ver parayı” diye nitelendirilmeye başlandığı, borçluların devletin en üst makamlarında dahi “keşideci” diye isimlendirildiği, yani faktoringin gerçek tanımının Türkiye’de artık neredeyse unutulduğu, işi bilenlere verilen değerin de neredeyse sıfırlandığı bir dönemde dünya faktoringinin tepesine bir Türk oturdu.
Bu gurur, geçmiş dönemlerde iyi faktoringci yetişmesine katkıda bulunan kişilerin, Ben Hosh, Ferruh Tanay, Rengin Ekmekçioğlu, İsmail Emen, Ufuk Altın ve biraz da Zafer Ataman’ındır. Elbette en çok da FCI nezdinde aldıkları görevlerde sürekli başarılı olan ve ülkemizi harika bir şekilde temsil etmekte olan başta Çağatay Baydar olmak üzere, Ayşen Çetintaş, Sevil Dinçer ve tabii ki Betül’ündür. Üzüntümüz ise özellikle Türkiye’de faktoringin gerçekte ne olduğunu bilen faktoringci neslinin neredeyse tükenmişliğidir. Şirket sayısı sürekli değişiyorsa da çalışanlar arasında işin özünü gerçekten bilenlerin sayısı artık bir elin parmaklarından az ne yazık ki. Bilginin değersizleştirildiği, itaatin liyakatin önüne geçtiği toplumlarda, pek çok konuda olduğu gibi, bu da doğal sayılmalı. Bilgiye değer verene, kıymet bilene can feda…
Galatasaray’da bir sınıf arkadaşım vardı. Matematik belalı dersiydi. Ama o hep kendisini bir matematik dehası olarak görürdü, genellikle sınavdan hemen önce. Dolayısıyla o çerçevede çalışır, sınava girer ve 10 alacağına inanarak çıkardı. Diğer arkadaşlarla sorular üzerinden geçilirken, notu önce dokuza, sonra da daha aşağılara inerdi; yaptığı hataları fark ettikçe. Sonunda 1-2 gibi bir not alırdı.
Geçtiğimiz günlerde millî futbol takımımızı izlerken bu arkadaşım geldi aklıma. Maç başı ve sonu arasında benzer şeyler hissetmiyor muyuz? Kuyruğumuz hep dik. Ekonomimiz de aynı bu şekilde. Biraz anlayan bir kişi ekilenlerle biçilmesi beklenenler arasındaki dengesizliği anında fark eder. Halbuki hepimiz biliriz ki, tüm dinlerde de vardır, “Ne ekersen onu biçersin”, ekmeden biçemezsin. Bakalım daha ne kadar para piyasaları oyunları ile sermaye piyasalarını iyi göstermeye devam edebileceğiz? Bir şeyler mükemmel gitmiyorsa, ki genellikle gitmez, insan kendine şunu sormalıdır: “Neyi daha iyi yapabilirdim?”. Bu soru gelişimin başlangıcıdır. Hatayı sürekli başkasında arayan, kendisine bakmayan kişinin gelişim imkanı yoktur. Değiştirmesi gereken bir şeyi yoktur ki kendince… Kendini mükemmel gösteren kişiler kendilerinden çok daha başarılı görünen kişilerle bir arada olmak istemezler; yanlarında kendilerini kötü hissederler. Örneğin, yakında Arda Güler, tam bir dünya yıldızı olup, bence çoktan öyle, Türkiye’de değersizleştirilirse hiç şaşırmayacağım.
Daha güvenli limanlarda gezelim. Liman demişken, geçtiğimiz yazın amatör denizcilik açısından bir değerlendirmesini, yorumsuz, başlıklarla ortaya koymak niyetindeyim. Yine bütün iş, yaptığı görevin çok fazla bilincinde olmadan işin başına getirilen kişilerin karşılarındaki kişilerin zekasını ve bilgisini küçümsemesinden (bilene sorunca bilmediği anlaşılır endişesiyle bilir görünmek ve diğerini küçümsemek) kaynaklanıyor. Yorumsuz dedik ya…
Yaza yepyeni bir yönetmelikle girdi özel tekne sahipleri. 17 Temmuz’a kadar anlamlı anlamsız pek çok techizatı teknelerinde bulundurma zorunluluğu getirilmişti. Ayrıca amatör denizci belgesi sahibi olanlar, belli harçları ödemedikleri taktirde beş yıl içerisinde artık 24 metre değil, 10 metrelik tekneleri kullanabilir şekle gerileyeceklerdi. O kadar farklı kanallardan o kadar çok haklı eleştiri geldi ki, bütün alışveriş tamamlanıp, saçma sapan pek çok şey alındıktan sonra, özellikle sekiz metreden küçük tekneleri kastediyorum, 3 Temmuz’da yönetmelik değiştirildi ve kuyruk yine de dik tutularak bir nebze olsun düzeltildi. Yine de amacının ne olduğu tam bilinmese de 30 cm’den küçük olmayan baltamızı eksik etmeyeceğiz. Ehliyet konusunda da bir ara yol bulundu. Kazanılmış haklar artık beş yıl içerisinde eğer yeniden “ücretsiz” eğitim alınmazsa gasp edilecek.
Yeri gelmişken, yıllar önce, henüz ödeyebiliyorken, Gökova Körfesinde bir gulet ile mavi yolculuk yapıyorduk. Okluk Koyu yakınlarında İngiliz Limanı’nda iken bir yelkenli tekne görmüştük. Kaptan içindeki yabancıların altı ay teknede yaşadıklarını söylediğinde anlayamamıştım. İçinde olmayınca anlaşılması gerçekten zor. Hakikaten bazen servis botu ile karaya çıktığımızda kıyıdaki vatandaşlarımızın soruları da beni doğruluyor.
“Balık var mı ağabey?”
“Bu bot kaç lira, çok gezebiliyor musunuz?”
Teknenin yanına yüzenlerden, “Bu teknede mi yatıyorsunuz?”, “Kaç lira bu tekne?” (Buna cevabım hep “arabadan ucuz” oluyor, çünkü gerçek bu). Bazen bir parti genel başkanı “Özel yatlara verildiği gibi ziraatçiye de vergisiz mazot verilsin” diyor, beni benden alıyor. (Genellikle mazotu normalden daha pahalı alır tekneler.)
Kıyıdan denize girip, girer girmez doğal icraatlarını yaptıktan sonra, “Nereye gidiyor bu teknelerin atıkları?” gibi çok anlamlı bir söz duyabiliyoruz. Bazıları “Geliyor bu tekneler, görüntümüzü kapatıyor.” diye şikayet ediyor. Daha makul olan bazıları da “Biz de böyle bir şey alıp balık mı tutsak?” diyebiliyorlar.
Hakikaten bilinmez bir dünyadır amatör denizcilik. Son yıllarda parasının hesabını bilemeyecek kadar zenginleşip “hadi biz de bir tekne alalım bari” diyenler yüzünden marina ve tamir masrafları artık dayanılmaz duruma gelmese aslında hiç “zengin işi” de değildi. Ama artık öyle görünüyor dışarıdan. Bu da binlerce emekli, yazlık yerine tekne alıp gezen deniz aşığını olduğundan farklı bir duruma sokuyor.
En azından insanlar her “yat sahibini” bir milletvekili veya parti yakını müteahhitler kadar zengin zannediyor. Bilmiyorlar ki onlar sadece yazı keyifle geçirmek isteyen emekliler. Hafta sonu genellikle motoryatlarına özel uçaklarıyla gidip tatilini yapan kişiler müstesna. Onlar da “yat sahibi”.
Elbette, uçaktan bakıldığında insanların nokta gibi görünmesi ve ayırt edilememesi gibi, tepeden kararlarla kural konulması da böyle oluyor. Kendilerine o kadar güveniyorlar ki, sınav öncesi arkadaşımın yaptığı gibi, bilene danışmıyorlar da. Danıştıkları, bildiğini zannettikleri de olaya helikopterden bakmakta zaten.
9 Eylül günü sadece İzmir’imizin kurtuluşu değil artık. Denizcilik Atıkları Uygulaması genelgesi de değişti. Amatör denizciler bu değişikliği kendileri ile hiç alakası olmayan helikopterdekilerden, Deniz Ticaret Odasının (DTO) sirkülerinden öğrendi. Hani “yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” diye bir suç var ya artık, gazetecilerin hapse atılmasını sağlamak için kullanılan, bu işlem DTO’ya uygulansa en büyük cezayı alır. Zira ardından amatör denizciler haftalardır boşu boşuna tartışmalar yaşıyor, milletin kafasını iyice karıştırdılar. Sahil Güvenlik bu nedenle insanları yanlış bilgilendiriyor ve yönlendiriyor, video çekip bilgi yayan youtuberlar yanlış bilgi yayıyor vs. vs. Hepsi çıkan genelgeyi tam olarak okuyup anlamadan DTO’daki sirküleri yazan ve sirküleri gördükten sonra genelgeye bakmayıp, orada yazanı yayan kişiler yüzünden.
Aynen şöyle yazmış DTO: “Madde 6(3)'ün (a) ve (b) bentlerinde, atık tankı doluluk oranının %80'e ulaşmadığı durumlar için de uygulanacak süreler belirlenerek, 12 kişiden az taşıma kapasitesine sahip gemiler için 15 gün olan süre 20 gün, 12 kişi ve üzeri taşıma kapasitesine sahip gemiler için 10 gün olan süre ise 15 gün olacak şekilde düzenlenmiş…”
Bakın, konuya çok uzak olan kişiler bile nasıl anlayacak. Önceki genelgede küçük tekneler 15 günde bir atık vermek zorundaydı. Bu yazana göre ne olmuş? Küçük teknelerin atık verme süresi 20 gün olmuş. İşte herkesi yanıltan konu.
Ama genelge öyle demiyor ki. Bir teknenin atık tankı ne zaman yüzde seksen dolarsa o zaman atık verilecek, bundan bağımsız olarak da limana döndükten sonraki 20 gün içerisinde (bir kerelik) atık verilecek. Bunu “20 günde bir atık verilecek” şeklinde “alenen yaymak” ve bunun yanlış olduğunu bile bile hala düzeltmemek hangi taraftan olduğunuza göre hakikaten suç sayılabilir.
Atık vermek özel tekneler için sorun değil. Atık verecek yer bulmak sorun. Örneğin, bu sene Hisarönü Körfezi’nde Orhaniye civarından pek ayrılamadık. Zira aldığı ceza neticesinde Martı Marina 1750 liralara çıkartmış olduğu “fahiş” atık alım ücretini, resmi tarifeye, yani 450 liraya indirmişti. Atığımızı 15 günde bir oraya verdik. Körfezdeki Turmepa atık alım teknesi neye güvendiğini anlamadığımız şekilde 1700 lira yapmış bu sene, en fazla %30 artırabileceği (600 TL) atık alım ücretini. Seneye 2500 lira yaparlar, kimse de bir şey demez herhalde, bu seneki gibi.
Esas bir yer var ki, herhalde çok güçlü. Hiç kimse, hiçbir şey yapamıyor. Kimsenin gücü yetmiyor. Bozburun barınağında bağlama parasını ödemiş ve bağlı olsanız dahi, atık vermek istediğinizde, atık transfer formunu vermek için, ayrıca 2100 lira bağlama parası (tamamen illegal) ve 1500 lira atık su parası (tamamen fahiş) tahsil ediyorlar. Belgeleriyle yapılan şikayetlere karşı bir şey yapılamamasından bazı eski büyükşehir belediye başkanları gücünde birileriyle karşı karşıya olunduğu düşüncesi oluşuyor. Devletin bu konuda bir tarifesi olmasa “serbest piyasadır” der geçerdik. İtirazımız Ak Parti döneminde devletin koyduğu kuralı yok saymaya…
Bozburun ve Fareler
Bozburun, benim çok geç keşfettiğim, adaları, koyları ve deniz ikmal olanakları ile cennetten bir köşe. Bundan 10 yıl önce karaya çıkar, restoranlarında yemeğimizi yer, limanında demirler, koylarında zaman geçirirdik.
Önce limanda demirlemeyi bıraktık. Guletler çok uzun zincir bırakarak kıçtankara oldukları için özel teknelerden rahatsız oluyor ve bunu açıkça belli ediyorlardı. Daha sonra mecbur olmadıkça karaya çıkmaktan vazgeçtik. Çünkü barınak yönetimi karaya çıkan botlardan para almaya başladı. Her yıl bu rakam önemli oranda artıyor. Adaboğazı, Bozburun’un en güzel yerlerinden. Kızıl Ada ve Kiseli Ada arasındaki kesim. Son yıllarda özellikle Kızıl Ada’da fare nüfusu çok fazla arttı. Kızıl Ada’ya bağlanıp bir fare hikayesi olmayan tekne yok gibi. Halatları aşamasalar, yüzüp zincirden giriyorlar. Son zamanlarda içlerinden uzun yüzücüler açıkta demirli teknelere de girmeye başladılar. Her yıl daha fazla tedirgin oluyoruz fare açısından. Sadece Ada Boğazı değil, Bulgaz koyu, Bozburun barınak, Zeytin Adası, yani Bozburun civarının en güzel yerleri farelerle anılmaya başlandı.
Düşünüyorum da, kişisel olarak ben yukarıdaki nedenlerle Bozburun’a gitmeyi azalttım ve bundan geri duruyorsam, benim gibi yerli yabancı pek çok amatör denizcinin de aynı şekilde hareket edeceğini tahmin etmek çok doğal. Peki Bozburun esnafının durumu ne olacak? Konuşmalarımızdan orada her şeyin eskisi gibi olmadığını anlıyoruz. İki soruna çözüm bulunması şart. Barınak yönetimi ve fareler.
Güzelliklerimizi kaybetmemek, yurdumuza yine eskisi gibi yabancı yatçıların gelmesini, bizimkilerin de başka ülkelerde değil yurdumuzun cennet köşelerinde huzurla yazı geçirebilmelerini sağlayabilmek için yazılmış belki çok az sayıda kişinin ilgileneceği metinler bunlar. Geçenlerde bir büyüğüm “Devlet hiçbir şeyi unutmaz. Kaydeder, görmez görünür ama zamanı gelince kullanır” demişti. Kim bilir? Belki birkaç deniz yıldızını daha kurtarmaya katkımız olur.
Bu arada Türkiyemiz’den bir konuda daha büyük başarı haberleri geliyor. Yapılan son çalışmalar neticesinde havuç ve sopa marifetiyle bazı insanların omurgasız hale dönüştürülebildiği bilgisini aldık. Şimdilik sadece izliyoruz.
Ne demiş Orhan Veli? “Neler neler yapmadık bu vatan için? Kimimiz öldük, kimimiz nutuk söyledik.”