Hava Durumu

Don’t Look AFAD

Yazının Giriş Tarihi: 17.03.2023 15:17
Yazının Güncellenme Tarihi: 17.03.2023 15:17

Çok şiddetli ağrıları olan bir kişiye morfin verildiğini düşünün. Morfin etkisini gösterdiğinde ne oluyorsa Türkiye ekonomisinde de seçime kadar öyle olacak. Mesela seçim sayesinde devletin kesesinden biraz da halka pay gelecek, bu bir hoş hissettirecek. Üç harfliler daha az zam yapacak. Aflar çıkacak. Küçük çocuklara lolipop verilmesi gibi bir şey. Kimse “neden normal zamanda böyle şeyler yapılmıyor?” diye düşünmeyecek. Böylece mevcut yöneticilerimizi daha çok seveceğiz. Tabi deprem sonrası oy kaybı lolipop ile düzelemeyecek kadar büyük ise farklı (çok sert) bir strateji de izlenebilir.

Gerçek sağlık açısından bakarsak, morfin etkisindeki bu veriler baz alınarak hastanın ağrılarının şiddeti hakkında konuşmak gerçekçi olmaz. Yani ekonomiyi bugünün neo klasik ekonomi düşüncesinden, epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım içeren sokak verileri ile değerlendirmemek daha doğru. Ne demek istediğimi TÜİK ve ENAG’ın enflasyon rakamlarını karşılaştırdığınızda ve Ocak ve Şubat ayı dış ticaret açığına baktığınızda çok daha iyi anlarsınız.

Buraya kadar gelmeden yazımı okumayı bırakanlar hayatlarının sonuna kadar çok mutlu, dertsiz yaşayacaklar. Buraya geldiniz ve sonrasını merak ediyorsanız, bundan sonra yazdıklarımı hiç anlamazsanız veya yarıda bırakırsanız, yine mutlu olacaksınız. Anlarsanız, hele her mesajı anlarsanız vay halinize.

Müzakerede bir kural var, kötü şeyleri hemen toptan söyleyeceksin ama güzel şeyleri yavaş yavaş parça parça vereceksin. Emekli adaylarının yıllar önce ellerinden alınan müktesep hakları biraz da seçim dolayısıyla geri verilmekte. Yukarıda belirttiğim kural uygulanarak yaş ve prim günü nedeniyle kaybı olanlara önce müjde verildi. Sonra sadece yaş meselesi meclise geldi. Sanırım önümüzdeki günlerde en üst makamın bir taktiri ile prim gün sayısında da geciken karar verilecek ve böylece kararı verene daha çok bağlılık sağlanmaya çalışılacak. İyi ki yaklaşan seçimlerde oy verecek önemli bir bölümün sadece çok yakın geçmişi hafızasında tuttuğunu biliyoruz.

Bu arada kendimle ilgili bir gelişmeyi paylaşayım sizlerle. Bildiğiniz gibi FCI’ın Hukuk Komitesi üyesiyim. FCI yönetim kurulu geçtiğimiz yıl sonunda bir karar aldı. Bir kişi herhangi bir komitede 10 yıldan daha uzun süre kalamayacak. Benim komitede yirminci yılım dolmakta olduğuna göre belki danışman olarak kalabileceksem de önümüzdeki Eylül’den itibaren komite üyesi olamayacağım. Bu yepyeni bir sistem değişikliği olduğu için bu kararın geleceğe yönelik etkili olduğunu, benim sıfırdan başlamam gerektiğini ve bir 10 yıl daha sürem olduğunu söylesem mi diye düşündüm. Sonra bu düşüncem bana bile fazla naif geldi.

Nedense şu sıralar aklıma çok seneler önce çalıştığım bankada yaşanan bir olay geliyor. Operasyon müdür yardımcısı kişisel ihtiyacı için bankadan habersiz para çekiyor (bu bir suç). Bunun fark edilmemesi imkansız. Nitekim kısa bir süre sonra denetim yetkilisi ve TL yetkilisi durumu görüyor ve soruyorlar. Birkaç gün içerisinde bu açığı kapatacağını söyleyen müdür yardımcısı ödemeyi geciktirince denetim yetkilisi şikayette bulunuyor. Müfettiş incelemesi sonucunda operasyon müdür yardımcısı ile birlikte şikayette bulunan denetim ve TL yetkilileri de işlerini kaybediyor. Suçu fark ettikleri anda haber vermemeleri onların da suça ortak sayılmasına neden oluyor. Yöneticilerini mağdur duruma düşürmek istemedikleri için işlerinden oluyorlar.

Eğlenceli şeyler konuşalım artık. En iyisi ben size birkaç film anlatayım. Bazı filmleri özellikle anlatmayı severim, o yüzden yazılarımı okuyanlar bazılarını hatırlayacaklar. Onları kısa geçeceğim.

Birinci film 1940’ların başında Almanya’da geçiyor, “Sophie Scholl”. Sophie, erkek kardeşi ve bir arkadaşı Hitler’in politikalarına muhalif bildiri dağıtırken yakalanırlar. Tam bağımsız ve tarafsız!? bir mahkemeye çıkarılırlar. “Heil Hitler!” selamı ile başlayan mahkemede sanıklar neredeyse hiç dinlenilmeden idama mahkum edilirler ve kısa sürede cezaları infaz edilir. Eh Hitler döneminde birini idam etmek için pek de gerekçe lazım değildi sanırım.

İkinci film olan Robert Duvall’in oynadığı Stalin filminde de, Stalin’in kendisinden daha akıllı olan yakınındaki kişileri tehdit olarak gördüğü için komplo bahanesiyle o zamanın mahkemeleri tarafından idama mahkum ettirmesi veya ülkeden sürdürmesi de böyle bir şey değil mi? Bu tür durumları Afrika ve Latin Amerika’daki muz cumhuriyetlerinde muhaliflerin veya en yakın başkan adaylarının hapse atılması veya suikaste uğraması şeklinde de görüyoruz.

Üçüncü filmimiz yine Latin Amerika ülkelerinden Bolivya’da geçiyor. Sandra Bullock, ABD hükümeti tarafından bir başkan adayına danışman olarak görevlendirilir. Filmin adı “Our Brand is Crisis”.  Orada geçen çok etkili bir söz var: “Kaos sırasında insanlar güçlü görünen lideri seçerler.” Bu nedenle ülkede bombalamalar ve suikastlarla sürekli kaos yaratılıyor, aday güçlü gösteriliyor ve seçim kazanılıyor.

Dördüncü film “Wag the Dog”, Türkiye’de “Başkanın Adamları” adıyla gösterilmişti. Dustin Hoffman ve Robert De Niro oynuyordu. Mevcut başkan tekrar seçilmek için ABD’lilerin pek tanımadığı, yerini bile bilmediği Arnavutluk’ta ABD’yi tehdit eden bir karışıklığın çıktığını televizyonlar aracılığıyla halka yaysın diye bir reklamcıyı görevlendiriyordu. Yapılan stüdyo çekimleri ile her şey Arnavutluk’ta oluyormuş gibi halkı kandırıyorlardı. Buradaki amaç malum, tehdit yaratılarak “dere geçilirken at değiştirilmez” lafındaki gibi mevcut başkanın yerini sağlamlaştırmak.

Beşinci film Güney Amerika ülkelerinden Şili’de geçiyor. “No”. Diktatör Pinochet başkanlığını devam ettirmek için bir referandum yapıyor. Muhalefete çok az propaganda imkanı veriyor. 10 civarında muhalif parti birlikte hareket ediyorlar. Muhalif tanıtımlarda reklamını yapmamak için Pinochet, yokmuş gibi, hiç anılmıyor ve sadece “La alegria ya viene” (“Mutluluk Geliyor”) sloganı ile halka geleceğe yönelik umut aşılanıyor. Referanduma doğru hükümet güçleri muhaliflere büyük baskılar yapıyor. Referandum sonucunu Pinochet’nin yöneticileri kendilerinin kazandığı şeklinde açıklıyorlar. Fakat daha sonra biraz da büyük biraderin etkisi ile generaller saraya gidiyor ve HAYIR oylarının gerçekte daha fazla olduğu ilan ediliyor. Sonrasında Pinochet sadece başkanlığı bırakıyor, yıllarca genel kurmay başkanı olarak devam ediyor. “Büyük birader böyle istemese ne olurdu acaba?” diye düşünmeden edemiyorsunuz.

Bir de yerli film var, “Zincirbozan”. “Netekim” izlenmeden olmaz. Dünyayı daha iyi anlamama yardım eden iki sahneyi unutamıyorum. Birincisi 12 Eylül darbesi sonrası birbirleriyle kanlı bıçaklı sağcı ve solcu liderlerin aynı kişiler tarafından yurt dışına kaçırılması, ikincisi de tonton bir liderin seçtirilme hikayesi. Tabi kaçan birinin yerine işgüzar bir asker tarafından öylesine göz altına alınan yaşlı bir simitçinin o zamanın adil yargısı tarafından idama mahkum edilmesi de çok şey ifade ediyor.  Unutmadan… Filmde 12 Eylül’ün sebeplerinden birisi Yunanistan’ın Nato’ya girişinin Türkiye tarafından veto edilme ısrarı olarak da gösteriliyor. Getirilen yönetimin ilk icraatlarından birisi bu vetoyu kaldırmak oluyor.

Sonraki film pek çok kişinin son sezonu hariç severek izlediği bir dizi, “Game of Thrones” (“Tahtların Savaşı” olması gerekirken “Taht Savaşları” olarak Türkçeleştirilmiş.) John Snow, kuzey ile güneyi ayıran yüksek duvar koruyucularının başı olduğunda son derece büyük bir tehdit ortaya çıkar. Zombilerden oluşan akgezenler (Whitewalkers) insanlara karşı büyük bir saldırı hazırlığına geçerler. Normal insanlar akgezenler tarafından öldürüldüklerinde aynı onlar gibi olmakta ve normal insanlara zarar vermeye başlamaktadır. Bir taraftan da kuzeylilerle güneyliler yüzyıllardır birbirleri ile savaş halindedir. John Snow baş düşmanları olan kuzeylileri ziyarete gider. Karşılıklı canlar alınmıştır, düşmanca karşılanır. Niyeti onları akgezenlere karşı birlikte savaşmaya ikna etmektir. Özetle şunu söyler: “Birleşmezsek akgezenler hepimizi yok edecek. Birleşirsek ve onları yenebilirsek, isterseniz daha sonra aramızdaki davaya kaldığımız yerden devam ederiz.” O andan itibaren hepsi ortak amaca yönelik olarak çalıştığından kimin hangi yetkiye sahip olduğunun önemi kalmaz, birlikte çözümler üretir, başarılı olurlar.

Tatlıyı sona bıraktım. Açıklamam çok kısa ama filmin anlattıkları muhteşem. “Don’t Look Up”(Yukarı Bakma). Anlayarak izledi iseniz, sivrisinek saz. Müthiş bir metafor. İzlemedi iseniz, yazımı buraya kadar okuma eziyetine katlanmışken internetteki sitelerden bir zahmet izleyin. Neler neler göreceksiniz, hele İstanbul depremini beklerken.

Eh, yıllardır izlediğimiz filmler bunlar. Her biri birer yapboz parçası gibi. Tek tek bakıldıklarında fazla anlam ifade etmiyor ama birlikte düşünüldüklerinde kocaman bir resim oluşturuyorlar. Sevgili Konyalı kusura bakma daha açık yazamıyorum.

Bu arada hala Kızılay, AFAD falan diyenler var. Topunuzun… (biliyorum alıştığımızdan fazla hafif oldu).

Not: Başlıktaki gramer hatası özellikle yapıldı.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.