Ekonomi bazen rakamlarla anlatılamayacak kadar insanidir. Faiz oranlarını, döviz kurlarını, enflasyonu, bütçe açığını, rezervleri ve büyüme rakamlarını yan yana koyar; ortaya çıkan tabloya bakarak ekonominin nereye gittiğini anlamaya çalışırız. Oysa ekonominin belki de en önemli değişkenlerinden biri hiçbir tabloda doğrudan görünmez. Bunun adı ‘paydaşların geleceğe ilişkin kanaati’dir.
John Maynard Keynes'in iktisat düşüncesine yaptığı en önemli katkılardan biri de buydu. İnsanların yatırım yaparken, tüketirken veya tasarruf ederken yalnızca bugünkü koşullara bakmadığını; yarının nasıl olacağına ilişkin beklentilerine göre hareket ettiğini anlatıyordu. Keynes buna meşhur ifadesiyle animal spirits, yani kabaca “hayvani güdüler” diyordu.
Aslında anlatmak istediği basitti. Bir iş insanı yatırım kararı verirken önüne yüzlerce satırlık fizibilite raporu koyabilir. Finans müdürü nakit akışını hesaplayabilir, banka faizlerini karşılaştırabilir, yatırımın iç verim oranını çıkarabilir. Yönetim kurulu beş yıllık projeksiyon hazırlayabilir. Ama sonunda masada çok basit bir soru kalır: “Önümüzdeki birkaç yıl nasıl olacak?”
Bu sorunun cevabından emin değilseniz, powerpoint sunumundaki rakamların kusursuz olması yeterli olmaz. Bugün Türkiye ekonomisine Keynes'in gözlüğünden baktığımızda da meselenin önemli bir bölümünün burada düğümlendiğini düşünüyorum.
Türkiye uzun süredir enflasyonla mücadele ediyor. Para politikasında sıkılaşmanın ardından dezenflasyon süreci ekonominin temel gündemlerinden biri haline geldi. Merkez Bankası da fiyat istikrarını sağlamak amacıyla sıkı para politikası duruşunu sürdürüyor. Fakat enflasyonla mücadele yalnızca politika faizinin hangi seviyede olduğuyla açıklanabilecek bir süreç değil. Çünkü ekonomide bir de hafıza vardır. İnsanlar geçmişte yaşadıklarını geleceğe taşır. Bir işletme sahibi son birkaç yılda hammaddesinin fiyatının sürekli yükseldiğini gördüyse, gelecek yıl da artacağını düşünür. Bir çalışan kiraların sürekli yükseldiğini gördüyse ücret görüşmesine oturduğunda geçmiş enflasyonu hatırlar. Bir ev sahibi maliyetlerin artacağını düşünüyorsa kira beklentisini buna göre oluşturur. Bir üretici döviz kurunun gelecekte yükseleceğine inanıyorsa ithal girdisini erkenden almak isteyebilir. Böylece enflasyon yalnızca bugünün fiyat hareketi olmaktan çıkar, bir davranış biçimine dönüşür. İşte Keynes'in bugün Türkiye'de muhtemelen en fazla ilgileneceği alanlardan biri bu olurdu: Beklentiler…
Çünkü ekonomide beklenti bazen gerçeğin arkasından gitmez; gerçeğin oluşmasına katkıda bulunur. Bir ülkede herkes fiyatların yükseleceğini düşünüyorsa şirketler fiyatlarını daha erken artırmaya başlar. Çalışanlar daha yüksek ücret talep eder. Tasarruf sahipleri paralarını enflasyona karşı koruyabilecek araçlara yönelir. Firmalar stoklarını artırabilir. Ev sahipleri gelecekteki maliyetlerini bugünkü kiraya yansıtmaya çalışır.
Sonuçta başlangıçta yalnızca bir beklenti olan şey, ekonomik davranışlar aracılığıyla gerçekliğin parçası haline gelir. Bu nedenle enflasyonla mücadelede faiz kadar önemli ikinci kavram güvendir. Paydaşlara enflasyonun düşeceğini söylemek ile paydaşların gerçekten enflasyonun düşeceğine inanması aynı şey değildir. Çünkü ekonomi politikalarının gerçek başarısı yalnızca açıklanan hedeflerle değil, o hedeflerin ekonomik aktörlerin davranışlarını değiştirip değiştirmediğiyle ölçülür.
Bir sanayiciyi düşünelim. Önünde yeni bir yatırım fırsatı var. Makine alacak, kapasitesini artıracak, belki yeni bir fabrika kuracak. Yatırımın geri dönüş süresi beş veya yedi yıl. Finansman maliyeti yüksek. Döviz kurunun birkaç yıl sonra nerede olacağını bilmiyor. İç talebin nasıl seyredeceğinden emin değil. İhracat yaptığı pazarlardaki büyümeyi düşünüyor. İşçilik maliyetlerini tahmin etmeye çalışıyor. Teorik olarak yatırım kârlı olabilir. Ama yatırımcı yine de bekleyebilir. Keynes tam olarak burada devreye girer. Çünkü yatırım yalnızca faiz oranının matematiksel bir fonksiyonu değildir. Yatırım aynı zamanda geleceğe duyulan güvenin sonucudur. Bir ülkede geleceğin öngörülebilirliği arttıkça yatırımcının hesap yapabilme kabiliyeti de artar. Burada “öngörülebilirlik” ile her şeyin sabit kalmasını kastetmiyorum. Döviz kuru değişebilir. Faiz düşebilir veya yükselebilir. Vergiler değişebilir. Dünya ekonomisi yavaşlayabilir. Bunların tamamı ekonominin doğal parçalarıdır. Asıl mesele, ekonomik aktörlerin oyunun kurallarının nasıl çalıştığını anlayabilmesidir. Çünkü sermayenin en sevmediği şey yüksek faizden bile önce hesaplanamayan belirsizliktir.
Bir şirket yüzde 30 maliyetle borçlanacağını biliyorsa bunun fizibilitesini yapabilir. Ama üç ay sonra maliyetin yüzde 25 mi, yüzde 40 mı olacağını; kurun nasıl davranacağını veya finansmana erişimin hangi koşullarda mümkün olacağını öngöremiyorsa yatırım kararını erteleyebilir. Bu nedenle ekonomik istikrarı yalnızca düşük enflasyon olarak tanımlamak eksik kalır. İstikrar aynı zamanda hesap yapabilme kabiliyetidir. Türkiye açısından da önümüzdeki dönemin kritik konusu bana göre burada yatıyor. Enflasyonun düşmesi elbette son derece önemli. Fakat enflasyonun düşmesinden daha değerlisi, ekonomik aktörlerin, paydaşların enflasyonun düşük kalacağına inanmasıdır. İkisi birbirinden farklıdır. Birinci durumda fiyatlar düşer. İkinci durumda davranışlar değişir. Kalıcı başarı ise ikinci aşamada başlar. Şirketler fiyat listelerini hazırlarken üç ay sonrasını düşünmek zorunda kalmaz. Çalışanlar maaşlarının birkaç ay içinde ne kadar eriyeceğini hesaplamaz. Tasarruf sahibi sürekli döviz kurunu takip etmez. İşletmeler işletme sermayelerini enflasyondan korunma refleksiyle değil, faaliyet ihtiyaçlarına göre yönetmeye başlar. Ekonomi yavaş yavaş savunma pozisyonundan çıkar. Türkiye'de uzun süren yüksek enflasyon döneminin belki de en az konuşulan sonuçlarından biri budur. Şirket yönetimlerinin enerjisinin önemli bir bölümü üretimden finansal risk yönetimine kayıyor. Oysa sürdürülebilir büyümenin kaynağı şirketlerin kur tahmini konusunda uzmanlaşması değildir. Yeni ürün geliştirmesidir, ihracat pazarı bulmasıdır, verimlilik artırmasıdır, teknoloji yatırımı yapmasıdır, marka oluşturmasıdır, çalışanlarının niteliğini yükseltmesidir.
Keynes bugün Türkiye'yi inceleseydi muhtemelen şu soruyu sorardı:
Ekonomi politikası şirketleri yeniden geleceğe yatırım yapmaya nasıl ikna edecek? Bu soru faiz tartışmasından daha büyüktür. Çünkü faiz nihayetinde bir araçtır. Asıl hedef, ekonomide güveni ve öngörülebilirliği yeniden oluşturmaktır. Burada para politikasının işi kolay değil. Sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almaya çalışırken ekonominin diğer tarafında şirketlerin finansman maliyetleri yükseliyor. İşletme sermayesi ihtiyacı artıyor. Özellikle yüksek stokla çalışan, vadeli satış yapan veya uzun üretim döngüsüne sahip şirketlerde finansmana erişim kritik hale geliyor. Bir tarafta fiyat istikrarı için talebi soğutmanız gerekiyor. Diğer tarafta üretim kapasitesini kaybetmemeniz gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bugün üzerinde yürüdüğü ince çizgilerden biri tam olarak budur.
Keynes'in yaklaşımı burada da bize önemli bir şey hatırlatıyor. Ekonomide tek bir değişkeni düzeltirken sistemin geri kalanını görmezden gelemezsiniz. Faizi artırmanın talep üzerinde etkisi vardır. Kredi üzerinde etkisi vardır. Yatırım üzerinde etkisi vardır. İstihdam üzerinde etkisi vardır. Şirket bilançoları üzerinde etkisi vardır. Aynı şekilde faizi erken indirmenin da enflasyon beklentileri ve döviz talebi üzerinde sonuçları olabilir. Ekonomi politikası bu nedenle bir düğmeye basıp sonucu beklemek değildir. Daha çok aynı anda onlarca göstergenin bulunduğu bir kokpiti yönetmeye benzer.
Belki de Türkiye ekonomisinin önümüzdeki birkaç yılındaki başarı kriterini de bu çerçevede tanımlamak gerekiyor. Başarı yalnızca enflasyonun belirli bir rakama inmesi olmayacak. Aynı zamanda şirketlerin uzun vadeli yatırım kararları almaya yeniden başlaması olacak. Tasarruf sahibinin üç ay sonra döviz kurunun ne olacağını düşünmeden karar verebilmesi olacak. İşletmelerin bilançolarında enflasyondan korunma refleksinin önemini kaybetmesi olacak. Bankaların yeniden uzun vadeli finansmanı daha rahat sağlayabilmesi olacak. Ve belki hepsinden önemlisi, ekonomide zaman ufkunun yeniden uzaması olacak. Çünkü yüksek enflasyonun toplumlara verdiği en büyük zararlardan biri zaman ufkunu kısaltmasıdır. İnsanlar beş yılı değil, beş ayı düşünmeye başlar. Şirketler uzun vadeli yatırım yerine kısa vadeli nakit yönetimine odaklanır. Tasarruf sahibi servetini büyütmekten önce satın alma gücünü korumaya çalışır.
Keynes'in yaklaşık bir asır önce söylediği birçok şey bugün hâlâ tartışılıyor. Devletin ekonomideki rolü konusunda ona katılabilir veya karşı çıkabiliriz. Kamu harcamalarına ilişkin görüşlerini eleştirebiliriz. Monetaristler, yeni klasikler ve daha sonra gelişen iktisat okulları Keynes'in pek çok görüşüne ciddi itirazlar getirdi. Ama bir konuda hakkını teslim etmek gerekir. Ekonomi yalnızca rakamlardan oluşmaz. Ekonomi aynı zamanda beklentilerden oluşur ve insanların geleceğe ilişkin hikâyelerinden oluşur. Türkiye bugün enflasyonla mücadele ederken belki de aynı anda başka bir mücadele daha veriyor: Geleceğin yeniden öngörülebilir olduğuna insanları ikna etme mücadelesi. Bu başarılabilirse faizler zaman içinde düşebilir, yatırımlar hızlanabilir, finansman vadeleri uzayabilir ve şirketler yeniden esas işlerine daha fazla odaklanabilir.
Başarılamazsa rakamlar düzelmeye başlasa bile ekonomik aktörlerin hafızasının değişmesi daha uzun sürebilir. Çünkü ekonomide güven yavaş inşa edilir. Ama çok hızlı kaybedilebilir. Keynes bugün Ankara'da bir konferansa katılsa ve kendisine “Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu nedir?” diye sorulsa ne cevap verirdi bilmiyorum. Fakat tahminim şu olurdu: Önündeki tabloları bir süre inceler, enflasyon oranlarına, faizlere, büyümeye ve yatırımlara bakardı. Sonra muhtemelen tabloları kapatırdı. Ve salondaki iş insanlarına dönüp tek bir soru sorardı: “Üç yıl sonrasına güveniyor musunuz?” Belki de Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemini belirleyecek en önemli ekonomik gösterge, hiçbir istatistik bülteninde yayımlanmayan bu sorunun cevabıdır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yılmaz Velioğlu
Keynes’in Türkiye Konferansı
John Maynard Keynes'in iktisat düşüncesine yaptığı en önemli katkılardan biri de buydu. İnsanların yatırım yaparken, tüketirken veya tasarruf ederken yalnızca bugünkü koşullara bakmadığını; yarının nasıl olacağına ilişkin beklentilerine göre hareket ettiğini anlatıyordu. Keynes buna meşhur ifadesiyle animal spirits, yani kabaca “hayvani güdüler” diyordu.
Aslında anlatmak istediği basitti. Bir iş insanı yatırım kararı verirken önüne yüzlerce satırlık fizibilite raporu koyabilir. Finans müdürü nakit akışını hesaplayabilir, banka faizlerini karşılaştırabilir, yatırımın iç verim oranını çıkarabilir. Yönetim kurulu beş yıllık projeksiyon hazırlayabilir. Ama sonunda masada çok basit bir soru kalır: “Önümüzdeki birkaç yıl nasıl olacak?”
Bu sorunun cevabından emin değilseniz, powerpoint sunumundaki rakamların kusursuz olması yeterli olmaz. Bugün Türkiye ekonomisine Keynes'in gözlüğünden baktığımızda da meselenin önemli bir bölümünün burada düğümlendiğini düşünüyorum.
Türkiye uzun süredir enflasyonla mücadele ediyor. Para politikasında sıkılaşmanın ardından dezenflasyon süreci ekonominin temel gündemlerinden biri haline geldi. Merkez Bankası da fiyat istikrarını sağlamak amacıyla sıkı para politikası duruşunu sürdürüyor. Fakat enflasyonla mücadele yalnızca politika faizinin hangi seviyede olduğuyla açıklanabilecek bir süreç değil. Çünkü ekonomide bir de hafıza vardır. İnsanlar geçmişte yaşadıklarını geleceğe taşır. Bir işletme sahibi son birkaç yılda hammaddesinin fiyatının sürekli yükseldiğini gördüyse, gelecek yıl da artacağını düşünür. Bir çalışan kiraların sürekli yükseldiğini gördüyse ücret görüşmesine oturduğunda geçmiş enflasyonu hatırlar. Bir ev sahibi maliyetlerin artacağını düşünüyorsa kira beklentisini buna göre oluşturur. Bir üretici döviz kurunun gelecekte yükseleceğine inanıyorsa ithal girdisini erkenden almak isteyebilir. Böylece enflasyon yalnızca bugünün fiyat hareketi olmaktan çıkar, bir davranış biçimine dönüşür. İşte Keynes'in bugün Türkiye'de muhtemelen en fazla ilgileneceği alanlardan biri bu olurdu: Beklentiler…
Çünkü ekonomide beklenti bazen gerçeğin arkasından gitmez; gerçeğin oluşmasına katkıda bulunur. Bir ülkede herkes fiyatların yükseleceğini düşünüyorsa şirketler fiyatlarını daha erken artırmaya başlar. Çalışanlar daha yüksek ücret talep eder. Tasarruf sahipleri paralarını enflasyona karşı koruyabilecek araçlara yönelir. Firmalar stoklarını artırabilir. Ev sahipleri gelecekteki maliyetlerini bugünkü kiraya yansıtmaya çalışır.
Sonuçta başlangıçta yalnızca bir beklenti olan şey, ekonomik davranışlar aracılığıyla gerçekliğin parçası haline gelir. Bu nedenle enflasyonla mücadelede faiz kadar önemli ikinci kavram güvendir. Paydaşlara enflasyonun düşeceğini söylemek ile paydaşların gerçekten enflasyonun düşeceğine inanması aynı şey değildir. Çünkü ekonomi politikalarının gerçek başarısı yalnızca açıklanan hedeflerle değil, o hedeflerin ekonomik aktörlerin davranışlarını değiştirip değiştirmediğiyle ölçülür.
Bir sanayiciyi düşünelim. Önünde yeni bir yatırım fırsatı var. Makine alacak, kapasitesini artıracak, belki yeni bir fabrika kuracak. Yatırımın geri dönüş süresi beş veya yedi yıl. Finansman maliyeti yüksek. Döviz kurunun birkaç yıl sonra nerede olacağını bilmiyor. İç talebin nasıl seyredeceğinden emin değil. İhracat yaptığı pazarlardaki büyümeyi düşünüyor. İşçilik maliyetlerini tahmin etmeye çalışıyor. Teorik olarak yatırım kârlı olabilir. Ama yatırımcı yine de bekleyebilir. Keynes tam olarak burada devreye girer. Çünkü yatırım yalnızca faiz oranının matematiksel bir fonksiyonu değildir. Yatırım aynı zamanda geleceğe duyulan güvenin sonucudur. Bir ülkede geleceğin öngörülebilirliği arttıkça yatırımcının hesap yapabilme kabiliyeti de artar. Burada “öngörülebilirlik” ile her şeyin sabit kalmasını kastetmiyorum. Döviz kuru değişebilir. Faiz düşebilir veya yükselebilir. Vergiler değişebilir. Dünya ekonomisi yavaşlayabilir. Bunların tamamı ekonominin doğal parçalarıdır. Asıl mesele, ekonomik aktörlerin oyunun kurallarının nasıl çalıştığını anlayabilmesidir. Çünkü sermayenin en sevmediği şey yüksek faizden bile önce hesaplanamayan belirsizliktir.
Bir şirket yüzde 30 maliyetle borçlanacağını biliyorsa bunun fizibilitesini yapabilir. Ama üç ay sonra maliyetin yüzde 25 mi, yüzde 40 mı olacağını; kurun nasıl davranacağını veya finansmana erişimin hangi koşullarda mümkün olacağını öngöremiyorsa yatırım kararını erteleyebilir. Bu nedenle ekonomik istikrarı yalnızca düşük enflasyon olarak tanımlamak eksik kalır. İstikrar aynı zamanda hesap yapabilme kabiliyetidir. Türkiye açısından da önümüzdeki dönemin kritik konusu bana göre burada yatıyor. Enflasyonun düşmesi elbette son derece önemli. Fakat enflasyonun düşmesinden daha değerlisi, ekonomik aktörlerin, paydaşların enflasyonun düşük kalacağına inanmasıdır. İkisi birbirinden farklıdır. Birinci durumda fiyatlar düşer. İkinci durumda davranışlar değişir. Kalıcı başarı ise ikinci aşamada başlar. Şirketler fiyat listelerini hazırlarken üç ay sonrasını düşünmek zorunda kalmaz. Çalışanlar maaşlarının birkaç ay içinde ne kadar eriyeceğini hesaplamaz. Tasarruf sahibi sürekli döviz kurunu takip etmez. İşletmeler işletme sermayelerini enflasyondan korunma refleksiyle değil, faaliyet ihtiyaçlarına göre yönetmeye başlar. Ekonomi yavaş yavaş savunma pozisyonundan çıkar. Türkiye'de uzun süren yüksek enflasyon döneminin belki de en az konuşulan sonuçlarından biri budur. Şirket yönetimlerinin enerjisinin önemli bir bölümü üretimden finansal risk yönetimine kayıyor. Oysa sürdürülebilir büyümenin kaynağı şirketlerin kur tahmini konusunda uzmanlaşması değildir. Yeni ürün geliştirmesidir, ihracat pazarı bulmasıdır, verimlilik artırmasıdır, teknoloji yatırımı yapmasıdır, marka oluşturmasıdır, çalışanlarının niteliğini yükseltmesidir.
Keynes bugün Türkiye'yi inceleseydi muhtemelen şu soruyu sorardı:
Ekonomi politikası şirketleri yeniden geleceğe yatırım yapmaya nasıl ikna edecek? Bu soru faiz tartışmasından daha büyüktür. Çünkü faiz nihayetinde bir araçtır. Asıl hedef, ekonomide güveni ve öngörülebilirliği yeniden oluşturmaktır. Burada para politikasının işi kolay değil. Sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almaya çalışırken ekonominin diğer tarafında şirketlerin finansman maliyetleri yükseliyor. İşletme sermayesi ihtiyacı artıyor. Özellikle yüksek stokla çalışan, vadeli satış yapan veya uzun üretim döngüsüne sahip şirketlerde finansmana erişim kritik hale geliyor. Bir tarafta fiyat istikrarı için talebi soğutmanız gerekiyor. Diğer tarafta üretim kapasitesini kaybetmemeniz gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bugün üzerinde yürüdüğü ince çizgilerden biri tam olarak budur.
Keynes'in yaklaşımı burada da bize önemli bir şey hatırlatıyor. Ekonomide tek bir değişkeni düzeltirken sistemin geri kalanını görmezden gelemezsiniz. Faizi artırmanın talep üzerinde etkisi vardır. Kredi üzerinde etkisi vardır. Yatırım üzerinde etkisi vardır. İstihdam üzerinde etkisi vardır. Şirket bilançoları üzerinde etkisi vardır. Aynı şekilde faizi erken indirmenin da enflasyon beklentileri ve döviz talebi üzerinde sonuçları olabilir. Ekonomi politikası bu nedenle bir düğmeye basıp sonucu beklemek değildir. Daha çok aynı anda onlarca göstergenin bulunduğu bir kokpiti yönetmeye benzer.
Belki de Türkiye ekonomisinin önümüzdeki birkaç yılındaki başarı kriterini de bu çerçevede tanımlamak gerekiyor. Başarı yalnızca enflasyonun belirli bir rakama inmesi olmayacak. Aynı zamanda şirketlerin uzun vadeli yatırım kararları almaya yeniden başlaması olacak. Tasarruf sahibinin üç ay sonra döviz kurunun ne olacağını düşünmeden karar verebilmesi olacak. İşletmelerin bilançolarında enflasyondan korunma refleksinin önemini kaybetmesi olacak. Bankaların yeniden uzun vadeli finansmanı daha rahat sağlayabilmesi olacak. Ve belki hepsinden önemlisi, ekonomide zaman ufkunun yeniden uzaması olacak. Çünkü yüksek enflasyonun toplumlara verdiği en büyük zararlardan biri zaman ufkunu kısaltmasıdır. İnsanlar beş yılı değil, beş ayı düşünmeye başlar. Şirketler uzun vadeli yatırım yerine kısa vadeli nakit yönetimine odaklanır. Tasarruf sahibi servetini büyütmekten önce satın alma gücünü korumaya çalışır.
Keynes'in yaklaşık bir asır önce söylediği birçok şey bugün hâlâ tartışılıyor. Devletin ekonomideki rolü konusunda ona katılabilir veya karşı çıkabiliriz. Kamu harcamalarına ilişkin görüşlerini eleştirebiliriz. Monetaristler, yeni klasikler ve daha sonra gelişen iktisat okulları Keynes'in pek çok görüşüne ciddi itirazlar getirdi. Ama bir konuda hakkını teslim etmek gerekir. Ekonomi yalnızca rakamlardan oluşmaz. Ekonomi aynı zamanda beklentilerden oluşur ve insanların geleceğe ilişkin hikâyelerinden oluşur. Türkiye bugün enflasyonla mücadele ederken belki de aynı anda başka bir mücadele daha veriyor: Geleceğin yeniden öngörülebilir olduğuna insanları ikna etme mücadelesi. Bu başarılabilirse faizler zaman içinde düşebilir, yatırımlar hızlanabilir, finansman vadeleri uzayabilir ve şirketler yeniden esas işlerine daha fazla odaklanabilir.
Başarılamazsa rakamlar düzelmeye başlasa bile ekonomik aktörlerin hafızasının değişmesi daha uzun sürebilir. Çünkü ekonomide güven yavaş inşa edilir. Ama çok hızlı kaybedilebilir. Keynes bugün Ankara'da bir konferansa katılsa ve kendisine “Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu nedir?” diye sorulsa ne cevap verirdi bilmiyorum. Fakat tahminim şu olurdu: Önündeki tabloları bir süre inceler, enflasyon oranlarına, faizlere, büyümeye ve yatırımlara bakardı. Sonra muhtemelen tabloları kapatırdı. Ve salondaki iş insanlarına dönüp tek bir soru sorardı: “Üç yıl sonrasına güveniyor musunuz?” Belki de Türkiye ekonomisinin önümüzdeki dönemini belirleyecek en önemli ekonomik gösterge, hiçbir istatistik bülteninde yayımlanmayan bu sorunun cevabıdır.