Akreditifin görünmeyen matematiği: Nash Dengesi ve Küresel Ticaret
Yazının Giriş Tarihi: 21.01.2026 10:15
Yazının Güncellenme Tarihi: 21.01.2026 10:15
Küresel ticaretin finansal mimarisi, çoğu zaman teknolojiyle, regülasyonlarla veya bankacılık ürünleriyle açıklanır. Oysa bu mimarinin temelinde çok daha yalın bir soru yatar: Taraflar birbirine güvenmediğinde ticaret nasıl mümkün olur? Bu soru, uluslararası ticaret finansmanının neredeyse tüm araçlarını şekillendirmiştir. Akreditif de bu soruya verilmiş en rafine, en dayanıklı ve belki de en “soğukkanlı” yanıttır.
Bu noktada, iktisat literatürünün en güçlü kavramlarından biri olan Nash dengesiyle kurulan bağ tesadüfi değildir. John Nash’in oyun teorisine kazandırdığı bu kavram, aktörlerin karşı tarafın davranışlarını veri alarak en rasyonel stratejiyi seçtiği ve tek taraflı bir sapmanın kimseye avantaj sağlamadığı durumları tanımlar. İlginçtir ki, akreditif mekanizması tam olarak böyle bir denge üretir. Üstelik bunu soyut modellerle değil, milyonlarca gerçek ticari işlem üzerinden yapar.
Uluslararası ticarette alıcı ve satıcı arasındaki ilişki, klasik anlamda simetrik değildir. Taraflar farklı hukuk sistemlerine tabidir, ihtilaf durumunda başvurulacak merciler belirsizdir ve işlem süresi boyunca tarafların yükümlülükleri zaman açısından ayrışır. Satıcı önce malı üretir ve sevk eder; alıcı ise bedeli daha sonra öder. Bu zaman farkı, ticaretin en büyük yapısal riskini oluşturur. Eğer bu risk çıplak hâliyle bırakılırsa, rasyonel davranış çoğu zaman “işlem yapmamak” olur.
Akreditif, bu noktada yalnızca bir ödeme garantisi sunmaz; riskin dağılımını ve davranış teşviklerini kökten değiştirir. Bankanın devreye girmesiyle birlikte taraflar arasındaki ikili oyun, çok taraflı ve kurallı bir yapıya dönüşür. Ancak bankanın rolü, sıklıkla zannedildiği gibi güven tesis etmek değildir. Banka, tarafların niyetleriyle ilgilenmez; belgelerle ilgilenir. Bu ayrım, sistemin neden bu kadar dayanıklı olduğunu da açıklar.
Finansal açıdan bakıldığında akreditif, “ahlaki risk” problemini minimize eden bir yapıdır. Satıcının malı göndermeme ya da alıcının ödeme yapmama ihtimali, sistem içinde otomatik olarak cezalandırılır. Bu cezalar hukuki süreçlerden önce devreye girer; hızlıdır, nettir ve yoruma açık değildir. İşte bu özellik, Nash dengesi açısından kritik önemdedir. Çünkü dengede kalmak, taraflar için en düşük maliyetli seçenektir.
Bu dengeyi bozmaya yönelik her girişim, maliyetleri artırır. Satıcının belge uyumsuzluğu, ödeme alamamasıyla sonuçlanır. Alıcının akreditif şartlarını keyfi şekilde zorlaması, tedarik zincirinde kesintiye yol açar. Banka açısından ise risk, komisyonlarla ve teyit mekanizmalarıyla fiyatlanır. Dolayısıyla sistemde yer alan her aktör, kendi rasyonel çıkarı doğrultusunda aynı denge noktasında buluşur. Bu, klasik anlamda bir iş birliği değildir; bu, çıkarların matematiksel olarak hizalanmasıdır.
Bu nedenle akreditif, finans dünyasında sıkça dile getirilen “güven temelli ticaret” anlatısının aksine, güvene olan ihtiyacı azaltan bir araçtır. Nash perspektifinden bakıldığında bu bir zayıflık değil, aksine büyük bir güçtür. Çünkü güven kırılgandır; teşvikler ise kalıcıdır. Akreditifin onlarca yıldır kriz dönemlerinde dahi ayakta kalabilmesinin nedeni budur. 2008 finansal krizi, bölgesel savaşlar, ülke risklerindeki ani sıçramalar… Tüm bu dönemlerde akreditif hacmi azalmış olabilir, ancak mekanizma hiçbir zaman terk edilmemiştir.
Bugün alternatif ticaret finansmanı modelleri hızla gelişiyor. Açık hesap işlemler, tedarik zinciri finansmanı, dijital platformlar ve blockchain tabanlı çözümler ciddi potansiyel barındırıyor. Ancak bu çözümlerin neredeyse tamamı, örtük veya açık şekilde taraflar arasında belirli bir güven düzeyi varsayar. Akreditif ise bu varsayıma ihtiyaç duymaz. Tarafların birbirini tanımadığı, ülke riskinin yüksek olduğu, tutarların büyük olduğu ve hata toleransının düşük olduğu her işlemde, akreditif hâlâ en stabil dengeyi sunar.
Finans yöneticileri açısından bakıldığında, akreditifi yalnızca operasyonel bir enstrüman olarak görmek stratejik bir eksikliktir. Akreditif, risk iştahının, nakit akışı yönetiminin ve karşı taraf riskinin somut bir ifadesidir. Aynı zamanda şirketin hangi Nash dengesinde oynamayı tercih ettiğini de gösterir. Açık hesap cesaret ister; akreditif disiplin ister. Hangisinin seçileceği ise yalnızca maliyet değil, risk felsefesi meselesidir.
Sonuç olarak akreditif, klasik bankacılık ürünleri arasında sıradan bir başlık değildir. O, küresel ticaretin rasyonel bencillik üzerine kurulmuş sessiz uzlaşısıdır. Ne idealisttir ne romantik. Ama çalışır. Çünkü Nash’in de işaret ettiği gibi, sürdürülebilir sistemler iyi niyete değil, dengeli teşviklere dayanır. Akreditif tam da bunu yapar: Kimseyi erdemli olmaya zorlamaz, ama herkesi kurallara uymaya mecbur bırakır.
Ve belki de bu yüzden, küresel ticaretin en karmaşık dönemlerinde bile, en sade matematikle ayakta kalmayı başarır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Yılmaz Velioğlu
Akreditifin görünmeyen matematiği: Nash Dengesi ve Küresel Ticaret
Bu noktada, iktisat literatürünün en güçlü kavramlarından biri olan Nash dengesiyle kurulan bağ tesadüfi değildir. John Nash’in oyun teorisine kazandırdığı bu kavram, aktörlerin karşı tarafın davranışlarını veri alarak en rasyonel stratejiyi seçtiği ve tek taraflı bir sapmanın kimseye avantaj sağlamadığı durumları tanımlar. İlginçtir ki, akreditif mekanizması tam olarak böyle bir denge üretir. Üstelik bunu soyut modellerle değil, milyonlarca gerçek ticari işlem üzerinden yapar.
Uluslararası ticarette alıcı ve satıcı arasındaki ilişki, klasik anlamda simetrik değildir. Taraflar farklı hukuk sistemlerine tabidir, ihtilaf durumunda başvurulacak merciler belirsizdir ve işlem süresi boyunca tarafların yükümlülükleri zaman açısından ayrışır. Satıcı önce malı üretir ve sevk eder; alıcı ise bedeli daha sonra öder. Bu zaman farkı, ticaretin en büyük yapısal riskini oluşturur. Eğer bu risk çıplak hâliyle bırakılırsa, rasyonel davranış çoğu zaman “işlem yapmamak” olur.
Akreditif, bu noktada yalnızca bir ödeme garantisi sunmaz; riskin dağılımını ve davranış teşviklerini kökten değiştirir. Bankanın devreye girmesiyle birlikte taraflar arasındaki ikili oyun, çok taraflı ve kurallı bir yapıya dönüşür. Ancak bankanın rolü, sıklıkla zannedildiği gibi güven tesis etmek değildir. Banka, tarafların niyetleriyle ilgilenmez; belgelerle ilgilenir. Bu ayrım, sistemin neden bu kadar dayanıklı olduğunu da açıklar.
Finansal açıdan bakıldığında akreditif, “ahlaki risk” problemini minimize eden bir yapıdır. Satıcının malı göndermeme ya da alıcının ödeme yapmama ihtimali, sistem içinde otomatik olarak cezalandırılır. Bu cezalar hukuki süreçlerden önce devreye girer; hızlıdır, nettir ve yoruma açık değildir. İşte bu özellik, Nash dengesi açısından kritik önemdedir. Çünkü dengede kalmak, taraflar için en düşük maliyetli seçenektir.
Bu dengeyi bozmaya yönelik her girişim, maliyetleri artırır. Satıcının belge uyumsuzluğu, ödeme alamamasıyla sonuçlanır. Alıcının akreditif şartlarını keyfi şekilde zorlaması, tedarik zincirinde kesintiye yol açar. Banka açısından ise risk, komisyonlarla ve teyit mekanizmalarıyla fiyatlanır. Dolayısıyla sistemde yer alan her aktör, kendi rasyonel çıkarı doğrultusunda aynı denge noktasında buluşur. Bu, klasik anlamda bir iş birliği değildir; bu, çıkarların matematiksel olarak hizalanmasıdır.
Bu nedenle akreditif, finans dünyasında sıkça dile getirilen “güven temelli ticaret” anlatısının aksine, güvene olan ihtiyacı azaltan bir araçtır. Nash perspektifinden bakıldığında bu bir zayıflık değil, aksine büyük bir güçtür. Çünkü güven kırılgandır; teşvikler ise kalıcıdır. Akreditifin onlarca yıldır kriz dönemlerinde dahi ayakta kalabilmesinin nedeni budur. 2008 finansal krizi, bölgesel savaşlar, ülke risklerindeki ani sıçramalar… Tüm bu dönemlerde akreditif hacmi azalmış olabilir, ancak mekanizma hiçbir zaman terk edilmemiştir.
Bugün alternatif ticaret finansmanı modelleri hızla gelişiyor. Açık hesap işlemler, tedarik zinciri finansmanı, dijital platformlar ve blockchain tabanlı çözümler ciddi potansiyel barındırıyor. Ancak bu çözümlerin neredeyse tamamı, örtük veya açık şekilde taraflar arasında belirli bir güven düzeyi varsayar. Akreditif ise bu varsayıma ihtiyaç duymaz. Tarafların birbirini tanımadığı, ülke riskinin yüksek olduğu, tutarların büyük olduğu ve hata toleransının düşük olduğu her işlemde, akreditif hâlâ en stabil dengeyi sunar.
Finans yöneticileri açısından bakıldığında, akreditifi yalnızca operasyonel bir enstrüman olarak görmek stratejik bir eksikliktir. Akreditif, risk iştahının, nakit akışı yönetiminin ve karşı taraf riskinin somut bir ifadesidir. Aynı zamanda şirketin hangi Nash dengesinde oynamayı tercih ettiğini de gösterir. Açık hesap cesaret ister; akreditif disiplin ister. Hangisinin seçileceği ise yalnızca maliyet değil, risk felsefesi meselesidir.
Sonuç olarak akreditif, klasik bankacılık ürünleri arasında sıradan bir başlık değildir. O, küresel ticaretin rasyonel bencillik üzerine kurulmuş sessiz uzlaşısıdır. Ne idealisttir ne romantik. Ama çalışır. Çünkü Nash’in de işaret ettiği gibi, sürdürülebilir sistemler iyi niyete değil, dengeli teşviklere dayanır. Akreditif tam da bunu yapar: Kimseyi erdemli olmaya zorlamaz, ama herkesi kurallara uymaya mecbur bırakır.
Ve belki de bu yüzden, küresel ticaretin en karmaşık dönemlerinde bile, en sade matematikle ayakta kalmayı başarır.