Ekometre, yayın hayatının 26. yılını kutlarken benim de bu çatı altında on yılı aşkın süredir yazıyor olmam, açıkçası beni hem gururlandırıyor hem de düşündürüyor. On yıl önce kalemi elime aldığımda anlatmak istediğim şey hep aynıydı: rakamların arkasındaki insanı görmek. Bugün de aynı yerden devam ediyorum. Ekometre ailesine, bu uzun soluklu yol arkadaşlığı için teşekkür ederek başlıyorum.
Bu ayki konum ise sanırım hepimizin son dönemde en çok hissettiği şey: korku.
Korku nereden geliyor?
Son aylarda görüşmeye gittiğim işletmeciler, danışanlarım, hatta canlı yayınlarda karşılaştığım izleyiciler… Hepsinin ortak bir cümlesi var: "Bu işler nereye gidecek, hiç bilmiyorum." Kredi taksitleri, kira artışları, işletme maliyetleri derken insanların içine bir kaygı yerleşmiş durumda. Finansal sıkıntı, sadece cüzdanı değil ruh halini de etkiliyor; karar alma yetimizi zayıflatıyor, geleceğe dair umudu köreltiyor.
Ama burada durup kendimize dürüst bir soru sormamız gerekiyor: Bu korku, gerçek tabloyla orantılı mı, yoksa biz kendi borcumuzu dünyadaki tabloyla kıyaslamadan mı korkuyoruz?
Dünyaya baktığımızda tablo ne gösteriyor?
Küresel hanehalkı borcu 2026 itibarıyla 65,3 trilyon dolara ulaşmış durumda ve bu devasa yükün yarısından fazlasını yalnızca iki ülke taşıyor: ABD ve Çin. ABD'nin hanehalkı borcu 21,2 trilyon dolar, Çin'in ise 12,3 trilyon dolar. Türkiye 38. Sırada .
Türkiye'nin borç tablosunu yakından okuyalım
Madem korkumuzun kaynağını sorguluyoruz, ülkenin borç tablosuna biraz daha yakından bakalım.
BDDK'nın Eylül başı verilerine göre bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi 28,1 trilyon TL'ye ulaştı.
Bunun 17,9 trilyon TL'si Türk lirası,
10,2 trilyon TL'si döviz cinsinden.
Tüketici kredileri ve bireysel kredi kartı bakiyeleri toplamı ise 6,93 trilyon TL — yani hanelerin doğrudan taşıdığı yük bu kalemde görünüyor.
Peki bu 28,1 trilyon TL'lik kredi, ülkenin toplam borcunun ne kadarı? TCMB'nin Finansal Hesaplar Raporu'na göre 2026'nın ilk çeyreğinde kredi ve borçlanma senedi niteliğindeki toplam borcun GSYH'ye oranı yüzde 94'e ulaştı.
TÜİK'in 2025 yıllık GSYH'si olan 63,24 trilyon TL üzerinden kabaca hesaplarsak, ülkenin toplam borç stoku 59-60 trilyon TL civarına denk geliyor. Bu durumda bankacılık sektörü kredisi, toplam borcun yaklaşık yarısını (%45-47) oluşturuyor.
Kalanın tamamını "kamu borcu" sanmayalım — sadece bir kısmı öyle. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre merkezi yönetim borç stoku Temmuz 2026 sonunda 15,46 trilyon TL'ye ulaştı; bunun 8,98 trilyon TL'si devlet tahvillerinden, 6,22 trilyon TL'si döviz cinsi borçlardan oluşuyor. Yani kamu borcu, ülkenin toplam borç stokunun kabaca dörtte biri (~%26).
Geriye kalan yaklaşık %27'lik dilim ise şirketlerin doğrudan ihraç ettiği tahvil/bono ve yurt dışından kullanılan krediler gibi banka dışı kanallardan geliyor.
Kısacası tablo üç ayaklı: yarısı bankacılık sistemi üzerinden hane ve şirketlere akan kredi, çeyreği kamunun borcu, kalanı da şirketlerin banka dışı finansmanı. Korkumuzu büyüten, bu üç ayağın hangisinin ne kadar olduğunu bilmememiz oluyor çoğu zaman; rakamı görünce kaygı da yerini gerçekçi bir dikkate bırakıyor.
(Not: Toplam borç stoku hesaplaması, farklı tarihli verilerin (Eylül 2026 banka kredisi, 2026 1. çeyrek TCMB oranı, 2025 yıl sonu GSYH) birleştirilmesiyle elde edilen yaklaşık bir tahmindir; kesin, tek kaynaklı bir toplam borç istatistiği yayınlanmıyor.)
Borç çok, korku neden bizde daha büyük?
Burada asıl mesele borcun büyüklüğü değil, borcun hissedilişi. Gelişmiş ülkelerde yüksek borç, genellikle gelişmiş bir finansal sistemin ve yüksek yaşam standardının ürünü; insanlar konut ya da eğitim için uzun vadeli, öngörülebilir koşullarla borçlanıyor. Bizde ise borcun büyüklüğünden çok, koşullarının istikrarsızlığı korkutuyor: faiz ne olacak, kur ne yapacak, gelir borcun neresinde kalacak sorularının cevabı sık sık değişiyor. Korkumuzun kaynağı çoğu zaman borcun miktarı değil, geleceğin belirsizliği.
Umutsuzluğa değer mi?
Hayır, değmez. Ama temkinsizliğe de değmez.
Rakamlar bize şunu gösteriyor: Türkiye, dünya genelinde hanehalkı borç yükü açısından iddia edildiği kadar "uçurumun kenarında" bir tablo çizmiyor. Sorunumuz borcun büyüklüğünden çok, borcu yönetme kapasitemiz ve gelir istikrarımız. Bu da aslında iyi bir haber: çünkü büyüklüğü değiştiremeyeceğimiz bir kader değil, yönetimini iyileştirebileceğimiz bir alan içindeyiz.
Korkunun bize öğrettiği tek şey temkinli olmak olmalı; kararsız ya da felç olmak değil. Bütçenizi bilin, borcunuzun vadesini ve maliyetini net görün, gelir-gider dengenizi düzenli takip edin. Panikle alınan kararlar, bilgiyle alınan kararlardan her zaman daha pahalıya mal olur.
26. yılında Ekometre'nin bana verdiği bu köşe, bir yandan da bunun için var: korkuyu bilgiyle, kaygıyı veriyle konuşmak için. Umutsuzluğa yer yok; ama gözü kapalı iyimserliğe de yer yok. İkisinin ortasında, ayakları yere basan bir bakış açısı bizi bekliyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sinem Toplan
Neden korkuyoruz?
Bu ayki konum ise sanırım hepimizin son dönemde en çok hissettiği şey: korku.
Korku nereden geliyor?
Son aylarda görüşmeye gittiğim işletmeciler, danışanlarım, hatta canlı yayınlarda karşılaştığım izleyiciler… Hepsinin ortak bir cümlesi var: "Bu işler nereye gidecek, hiç bilmiyorum." Kredi taksitleri, kira artışları, işletme maliyetleri derken insanların içine bir kaygı yerleşmiş durumda. Finansal sıkıntı, sadece cüzdanı değil ruh halini de etkiliyor; karar alma yetimizi zayıflatıyor, geleceğe dair umudu köreltiyor.
Ama burada durup kendimize dürüst bir soru sormamız gerekiyor: Bu korku, gerçek tabloyla orantılı mı, yoksa biz kendi borcumuzu dünyadaki tabloyla kıyaslamadan mı korkuyoruz?
Dünyaya baktığımızda tablo ne gösteriyor?
Küresel hanehalkı borcu 2026 itibarıyla 65,3 trilyon dolara ulaşmış durumda ve bu devasa yükün yarısından fazlasını yalnızca iki ülke taşıyor: ABD ve Çin. ABD'nin hanehalkı borcu 21,2 trilyon dolar, Çin'in ise 12,3 trilyon dolar. Türkiye 38. Sırada .
Türkiye'nin borç tablosunu yakından okuyalım
Madem korkumuzun kaynağını sorguluyoruz, ülkenin borç tablosuna biraz daha yakından bakalım.
BDDK'nın Eylül başı verilerine göre bankacılık sektörünün toplam kredi hacmi 28,1 trilyon TL'ye ulaştı.
Bunun 17,9 trilyon TL'si Türk lirası,
10,2 trilyon TL'si döviz cinsinden.
Tüketici kredileri ve bireysel kredi kartı bakiyeleri toplamı ise 6,93 trilyon TL — yani hanelerin doğrudan taşıdığı yük bu kalemde görünüyor.
Peki bu 28,1 trilyon TL'lik kredi, ülkenin toplam borcunun ne kadarı? TCMB'nin Finansal Hesaplar Raporu'na göre 2026'nın ilk çeyreğinde kredi ve borçlanma senedi niteliğindeki toplam borcun GSYH'ye oranı yüzde 94'e ulaştı.
TÜİK'in 2025 yıllık GSYH'si olan 63,24 trilyon TL üzerinden kabaca hesaplarsak, ülkenin toplam borç stoku 59-60 trilyon TL civarına denk geliyor. Bu durumda bankacılık sektörü kredisi, toplam borcun yaklaşık yarısını (%45-47) oluşturuyor.
Kalanın tamamını "kamu borcu" sanmayalım — sadece bir kısmı öyle. Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre merkezi yönetim borç stoku Temmuz 2026 sonunda 15,46 trilyon TL'ye ulaştı; bunun 8,98 trilyon TL'si devlet tahvillerinden, 6,22 trilyon TL'si döviz cinsi borçlardan oluşuyor. Yani kamu borcu, ülkenin toplam borç stokunun kabaca dörtte biri (~%26).
Geriye kalan yaklaşık %27'lik dilim ise şirketlerin doğrudan ihraç ettiği tahvil/bono ve yurt dışından kullanılan krediler gibi banka dışı kanallardan geliyor.
Kısacası tablo üç ayaklı: yarısı bankacılık sistemi üzerinden hane ve şirketlere akan kredi, çeyreği kamunun borcu, kalanı da şirketlerin banka dışı finansmanı. Korkumuzu büyüten, bu üç ayağın hangisinin ne kadar olduğunu bilmememiz oluyor çoğu zaman; rakamı görünce kaygı da yerini gerçekçi bir dikkate bırakıyor.
(Not: Toplam borç stoku hesaplaması, farklı tarihli verilerin (Eylül 2026 banka kredisi, 2026 1. çeyrek TCMB oranı, 2025 yıl sonu GSYH) birleştirilmesiyle elde edilen yaklaşık bir tahmindir; kesin, tek kaynaklı bir toplam borç istatistiği yayınlanmıyor.)
Borç çok, korku neden bizde daha büyük?
Burada asıl mesele borcun büyüklüğü değil, borcun hissedilişi. Gelişmiş ülkelerde yüksek borç, genellikle gelişmiş bir finansal sistemin ve yüksek yaşam standardının ürünü; insanlar konut ya da eğitim için uzun vadeli, öngörülebilir koşullarla borçlanıyor. Bizde ise borcun büyüklüğünden çok, koşullarının istikrarsızlığı korkutuyor: faiz ne olacak, kur ne yapacak, gelir borcun neresinde kalacak sorularının cevabı sık sık değişiyor. Korkumuzun kaynağı çoğu zaman borcun miktarı değil, geleceğin belirsizliği.
Umutsuzluğa değer mi?
Hayır, değmez. Ama temkinsizliğe de değmez.
Rakamlar bize şunu gösteriyor: Türkiye, dünya genelinde hanehalkı borç yükü açısından iddia edildiği kadar "uçurumun kenarında" bir tablo çizmiyor. Sorunumuz borcun büyüklüğünden çok, borcu yönetme kapasitemiz ve gelir istikrarımız. Bu da aslında iyi bir haber: çünkü büyüklüğü değiştiremeyeceğimiz bir kader değil, yönetimini iyileştirebileceğimiz bir alan içindeyiz.
Korkunun bize öğrettiği tek şey temkinli olmak olmalı; kararsız ya da felç olmak değil. Bütçenizi bilin, borcunuzun vadesini ve maliyetini net görün, gelir-gider dengenizi düzenli takip edin. Panikle alınan kararlar, bilgiyle alınan kararlardan her zaman daha pahalıya mal olur.
26. yılında Ekometre'nin bana verdiği bu köşe, bir yandan da bunun için var: korkuyu bilgiyle, kaygıyı veriyle konuşmak için. Umutsuzluğa yer yok; ama gözü kapalı iyimserliğe de yer yok. İkisinin ortasında, ayakları yere basan bir bakış açısı bizi bekliyor.