Adil tarım deyince akla hemen çiftçiler arası gelir eşitsizliği geliyor. Oysa konu çok daha derin bir yerde başlıyor. Adil tarım; ürünün zamanında ekilmesi, doğru şekilde yetiştirilmesi ve olgunlaşmadan hasat edilmemesidir. Kulağa basit geliyor. Ama bu cümle, aslında sabır üzerine kurulu bir ekonomi felsefesini barındırıyor.
Meyveyi erken toplarsanız belki bugün daha fazla ürün satarsınız. Ama lezzeti düşer, kalitesi bozulur, verimi azalır. Kısa vadeli kazanç uğruna uzun vadeli değeri feda edersiniz. Müşteri bir daha o bahçeden meyve almaz. Toprak da size bir dahaki sezonda daha az verir.
Ekonomiler için durum farklı değil.
Adil finansmanı; geleceğin gelirini bugüne çekerek tüketmek değil, üretimin doğal döngüsünü desteklemek olarak yorumlayabiliriz
TCMB, Haziran 2026 toplantısında politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu. Gecelik borç verme faizi yüzde 40. Bunlar sıradan rakamlar değil; dezenflasyon sürecinin ne kadar ağır ilerlediğini gösteren sayılar.
Peki bu yüksek faiz ortamında işletmeler ne yapıyor? Kredi alamıyor ya da alabiliyor ama maliyeti o kadar yüksek ki üretimi kâra geçiremiyor. Yatırım erteleniyor, istihdam duruyor, kapasite kullanımı düşüyor. Faiz enflasyonu bastırmak için var, doğru. Ama aynı zamanda üretimi de durduruyor. İşte bu çelişki, adil finansmanın henüz kurulmadığını gösteriyor.
Aşırı kredi genişlemesi, düşük faizle yaratılan yapay büyüme ya da sürekli ötelenen riskler; tıpkı ham meyveyi dalından erken koparmak gibi. İlk bakışta elinde bir şeyler var gibi görünüyor. Sonrasında enflasyon, verimsizlik ve israf geliyor. Bunu Türkiye defalarca yaşadı.
Peki çözüm ne?
Tek bir sihirli formül yok. Ama bazı şeyler açık:
Birincisi, yüksek faiz ortamında işletmelerin nefes alabilmesi için faaliyet kârlılığını koruyacak seçici finansman araçları şart. KOSGEB destekleri, kalkınma bankası kredileri ve sektör bazlı faiz sübvansiyonları bu boşluğu kısmen doldurabilir. Ama kapsamı genişletilmeli.
İkincisi, enflasyonla mücadele sadece faizle yürümez. Arz tarafı güçlendirilmeden, yani üretim artmadan, yalnızca talebi kısarak enflasyonu kalıcı düşürmek mümkün değil. Bu, tarlayı sulamamak pahasına böcekle savaşmaya benziyor.
Üçüncüsü, finansmanın vadeyle uyumu sağlanmalı. Kısa vadeli, yüksek maliyetli krediyle uzun vadeli yatırım yapılmaz. Bir fabrika beş yılda kâra geçer; altı ayda geri ödenecek krediyle o fabrika inşa edilemez.
Nasıl ki çiftçi ürünün olgunlaşmasını bekliyorsa, ekonomi de yatırımların, üretimin ve verimliliğin olgunlaşmasını beklemek zorunda.
Sabır sadece bir erdem değil, aynı zamanda bir yöntem.
Erken hasat edilen meyve de, erken tüketilen ekonomik büyüme de kalıcı refah yaratmıyor. Bunu teoride değil, yaşayarak öğrendik. Şimdi sormamız gereken soru şu: olgunlaşmasını bekleyecek kadar sabrımız var mı, yoksa finansman sistemi o sabrı bizden çalıyor mu?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Sinem Toplan
Adil tarım, Adil finansman
Meyveyi erken toplarsanız belki bugün daha fazla ürün satarsınız. Ama lezzeti düşer, kalitesi bozulur, verimi azalır. Kısa vadeli kazanç uğruna uzun vadeli değeri feda edersiniz. Müşteri bir daha o bahçeden meyve almaz. Toprak da size bir dahaki sezonda daha az verir.
Ekonomiler için durum farklı değil.
Adil finansmanı; geleceğin gelirini bugüne çekerek tüketmek değil, üretimin doğal döngüsünü desteklemek olarak yorumlayabiliriz
TCMB, Haziran 2026 toplantısında politika faizini yüzde 37’de sabit tuttu. Gecelik borç verme faizi yüzde 40. Bunlar sıradan rakamlar değil; dezenflasyon sürecinin ne kadar ağır ilerlediğini gösteren sayılar.
Peki bu yüksek faiz ortamında işletmeler ne yapıyor? Kredi alamıyor ya da alabiliyor ama maliyeti o kadar yüksek ki üretimi kâra geçiremiyor. Yatırım erteleniyor, istihdam duruyor, kapasite kullanımı düşüyor. Faiz enflasyonu bastırmak için var, doğru. Ama aynı zamanda üretimi de durduruyor. İşte bu çelişki, adil finansmanın henüz kurulmadığını gösteriyor.
Aşırı kredi genişlemesi, düşük faizle yaratılan yapay büyüme ya da sürekli ötelenen riskler; tıpkı ham meyveyi dalından erken koparmak gibi. İlk bakışta elinde bir şeyler var gibi görünüyor. Sonrasında enflasyon, verimsizlik ve israf geliyor. Bunu Türkiye defalarca yaşadı.
Peki çözüm ne?
Tek bir sihirli formül yok. Ama bazı şeyler açık:
Birincisi, yüksek faiz ortamında işletmelerin nefes alabilmesi için faaliyet kârlılığını koruyacak seçici finansman araçları şart. KOSGEB destekleri, kalkınma bankası kredileri ve sektör bazlı faiz sübvansiyonları bu boşluğu kısmen doldurabilir. Ama kapsamı genişletilmeli.
İkincisi, enflasyonla mücadele sadece faizle yürümez. Arz tarafı güçlendirilmeden, yani üretim artmadan, yalnızca talebi kısarak enflasyonu kalıcı düşürmek mümkün değil. Bu, tarlayı sulamamak pahasına böcekle savaşmaya benziyor.
Üçüncüsü, finansmanın vadeyle uyumu sağlanmalı. Kısa vadeli, yüksek maliyetli krediyle uzun vadeli yatırım yapılmaz. Bir fabrika beş yılda kâra geçer; altı ayda geri ödenecek krediyle o fabrika inşa edilemez.
Nasıl ki çiftçi ürünün olgunlaşmasını bekliyorsa, ekonomi de yatırımların, üretimin ve verimliliğin olgunlaşmasını beklemek zorunda.
Sabır sadece bir erdem değil, aynı zamanda bir yöntem.
Erken hasat edilen meyve de, erken tüketilen ekonomik büyüme de kalıcı refah yaratmıyor. Bunu teoride değil, yaşayarak öğrendik. Şimdi sormamız gereken soru şu: olgunlaşmasını bekleyecek kadar sabrımız var mı, yoksa finansman sistemi o sabrı bizden çalıyor mu?