SON DAKİKA
Hava Durumu

NATO Zirvesinin jeopolitik kodları

Yazının Giriş Tarihi: 22.07.2026 20:29
Yazının Güncellenme Tarihi: 22.07.2026 20:30

Ukrayna-Rusya Savaşı’na karşı Trump yönetiminin aldığı tutumun Trans-Atlantik İttifakı’nı çökerttiğinin düşünüldüğü zaman diliminde Türkiye’nin ev sahipliğinde düzenlenen NATO Zirvesi nefeslerin tutulduğu bir uluslararası toplantıya dönüştü.

Rus lider Putin ile Alaska Zirvesinde zımni bir anlaşmaya varan Trump’ın, aslında bu zirveye ancak Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davetine icabet etmek amacıyla katılacağını ifade etmesi daha en baştan Avrupalı müttefiklere ABD yönetiminin bakış açısını ve soğukluğunu göstermesi bakımından önem taşımaktaydı.

Nitekim NATO Genel Sekreteri ve Cumhurbaşkanımız hariç hiçbir NATO üyesi ülkenin lideriyle görüşmeyen Trump, Zirve’nin hemen öncesinde Avrupa ile ABD arasındaki ipleri tamamen kopartacağı izlenimini yarattı. Trump’ın görüştüğü isimler Erdoğan, Şara ve Zelensky ile sınırlı kaldı. Bununla yetinmeyen Trump, İspanya başta olmak üzere bazı Avrupa ülkelerine hakarete varan söylemlerle saldırdı.

Peki bu agresif ve mesafeli duruşun arkasında ne vardı? Trump’a göre 1945’ten 1991’e kadar süren Soğuk Savaş döneminde Avrupa’nın savunma ve güvenliğini hiçbir bedel ödemeksizin ABD gerçekleştirmiş ve bu sayede Avrupa refah, istikrar ve ekonomik kalkınmanın kalesi haline gelmişti. Buna mukabil bilabedel huzur ve güvenlik konforuna sahip olan Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Brexit’le beraber dünyanın en büyük ticaret anlaşmasını ABD’nin rakibi Çin’le yapmışlardı. Trump’ın ilk başkanlık döneminde Alman Şansölye Merkel’in öncülüğünde neredeyse tüm Avrupa, Rusya’nın enerjisine bağımlı hale gelmişti. Nitekim bu bağımlılığın en somut yansıması olan Kuzey Akım-2 doğalgaz boru hattı Ukrayna Savaşının ilk günlerinde tahrip edilmiş, kullanıma açılmadan enerji nakli imkânsız hale getirilmişti.

Tüm bunlara ilaveten Ukrayna’da terk edilmenin intikamını almak niyetiyle İran Savaşında ABD’yi yalnız bırakan Avrupa, Trump’ın Hürmüz Boğazını birlikte açma teklifine behemehâl ret cevabı vererek Trump’ın zihninde onarılmaz bir hayal kırıklığı yaratmıştı. Bu yaklaşımın altında yatan neden, NATO’yu oluşturan Avrupa ülkelerinin ortak bir tehdit algısı etrafında birleşmemiş olmalarıydı. Biden döneminde ABD’nin Avrupa’yı ortak bir Rus tehdidi etrafında konsolide etmek amacıyla çıkartılan Ukrayna Savaşı bile tüm müttefikleri kolektif bir savunma oluşturma hususunda yeterli motivasyonu bir türlü sağlayamamıştı.

Üstüne üstlük geçen sene Lahey’de yapılan NATO Zirvesinde üye ülkelerin ödemesi gereken aidatın gayri safi milli hasılalarının yüzde ikisine tekabül eden meblağın yüzde beşe çıkarılması kararının da henüz yeterince dikkate alınmadığının ortaya çıkması, Trump’la Avrupa’nın arasını açan bir faktör olarak kayda geçti. Trump’a göre Avrupalı müttefiklerin en büyük kusurlarından birisi de 7 Ekim 2023 tarihinden itibaren soykırım yapan ve sistematik bir biçimde insanlığa karşı suç işleyen katil İsrail yönetimini destekleme hususunda tereddüt yaşamalarıydı. Öyle ki bu bakış açısından Uluslararası Ceza Mahkemesine başvuran ve Uluslararası Adalet Divanı’na İsrail aleyhine müdahil olan İspanya, Trump için hasım bir aktör haline dönüşmüştü.

Sonuç itibarıyla Trump açısından Gazze soykırımına artık ortak olmak istemeyen, İran’a saldırı çerçevesinde sessiz/tarafsız kalan, Ukrayna savaşında işgalci güç olan Rusya’yla anlaşan ABD’ye muhalefet eden Avrupa’ya karşı tavır almanın ve araya mesafe koymanın zamanı gelmişti.

Trump Ankara’ya bu mülahazalar içinde gelirken Zirve’nin çerçevesini Savaş Bakanı Pete Hegseth çizmişti: Bildiğimiz NATO gidecek, yerini NATO 3.0 versiyonuna bırakacaktı. Peki, neydi NATO 3.0? Bir NATO doktrini olmaktan ziyade bir nosyon olarak literatüre geçen NATO 3.0, NATO tarihini başlıca üç ana dönüm noktasına ayırmaktaydı. Buna göre Soğuk Savaş döneminde tüm müttefiklerin eşit oranda tehdit olarak algıladıkları Sovyet Rusya’ya karşı kolektif savunma anlayışına dayanan dönem, NATO 1.0 versiyonu olarak adlandırılmaktadır. Bu dönemde 1955 yılında kurulan ve komünist ve planlamacı ekonomi kimliğiyle bilinen Varşova Paktı’na karşı çoğulcu, kapitalist ve demokratik hür dünyanın ortak bir güvenlik şemsiyesi olarak şekillenen bir NATO konsepti mevcuttu.

Ne var ki 1989’da Berlin Duvarının yıkılması, 1990’da sosyalist Doğu Avrupa devletlerine karşı liberal halk hareketlerinin başlaması ve 1991’de Moskova’da Komünist Parti’nin parçalanması ve SSCB’nin ideolojik ve ekonomik olarak iflasını deklare ederek uluslararası sahneden çekilmesi bu devri kapatan olaylar silsilesi olarak tarihe geçti. Artık bundan sonra tehdit algısı olmayan tek kutuplu bir dünya, uluslararası sistemi domine edecekti. Ancak kısa sürede görüldü ki, tehdit algısı ortadan kalkınca NATO’nun mevcudiyetinin de bir gerekçesi kalmayacaktı. Bu nedenle behemehâl bir tehdit icat edilmeliydi. 1993 yılında Hermal Doktrin bu yeni tehdidi tanımlamıştı: İslami terör… Ancak ortada İslam olmasına rağmen terörün olmaması NATO’yu harekete geçirdi. CIA Global Trends 2015 (Küresel Eğilimler 2015 adlı bir raporu 1995’te yayınlayarak ‘bir şeyler yapmazsak dünyanın yer altı ve yer üstü kaynaklarının yüzde seksen beşi halkı Müslüman olan ülkelerin eline geçecek’ tespitinde bulundu. Nitekim bu şey, 11 Eylül 2001 saldırıları olacaktı. ABD’nin bilgisi ve NATO’nun desteğiyle gerçekleşen bu terörist saldırı neticesinde nihayet yeni tehdit oluşmuş, İslami terör doğmuş ve kızıl tehdit yerini yeşil tehdide bırakmıştı. Bununla birlikte İslami terör tehdidi NATO’yu bir arada tutmaya yetecek bir inandırıcılık taşımamaktaydı. Bu dönemde NATO, alan dışı operasyonlar (out of area operations) yaparak Bosna, Arnavutluk ve Kosova’da Birleşmiş Milletlerle koordinasyon içerisinde barışı kurma (peace making) ve barışı koruma (peace keeping) işlevleri üstlendi. Artık NATO’nun misyonu uluslararası terörle mücadele haline gelmişti. İşte bu parametreler NATO 2.0’a tekabül etmekteydi.

22 Şubat 2022 tarihinde başlayan Ukrayna Savaşı, adeta NATO 3.0’ın ilanı oldu. Artık tehdit tanımlaması bir daha değişmiş ve bu defa komünist olmayan Rusya Federasyonu bu ihtiyacı karşılamak için kurgulanmıştı. Nitekim savaşın başlama motivasyonunu değerlendirdiğimizde Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka siyasetlerinin neticesinde dağılan Rusya’ya karşı günümüze kadar NATO – verdiği sözlerin hilafına – beş defa genişlemişti. Şimdi de Rusya’nın sınır komşusu olan Ukrayna NATO üyesi olmak istiyordu. Rusya buna tepki göstererek savaş nedeni sayacağını belirtmesine rağmen, Joe Biden hükümeti Putin’i Ukrayna’ya saldırması hususunda kışkırttı. Maalesef ki Rusya bu oyuna gelerek Ukrayna bataklığına saplandı. Bu sayede ABD, tüm Avrupalı müttefiklere Rus korkusunu yoğun ve sistematik bir biçimde pompalamayı başardı. ABD yönetimine göre Putin kesinlikle Ukrayna ile yetinmeyecek ve Polonya başta olmak üzere Baltık ve Doğu Avrupa ülkelerine saldıracak ve belki de düz ovadan ilerleyerek Fransa önlerine kadar işgalini genişletecekti.

Bu esnada Merkel’in özenle inşa ettirdiği ve Rus doğalgazının çok ucuza Avrupa’ya naklini mümkün kılacak Kuzey Akım 2 boru hattı kullanılamaz hale getirildi. ABD, Avrupa’nın Rusya ve Çin’le olan nerdeyse tüm irtibatını Ukrayna savaşını kullanarak koparmayı başardı. Süreç Avrupa’nın ekonomik iflasına doğru ilerlerken ABD’de 2024 seçimlerini Donald Trump’ın kazanması NATO’nun kaderini radikal bir biçimde değiştirecekti. NATO’yu ABD için bir yük olarak gören Trump, bundan sonra Avrupa güvenliğini bilabedel karşılamayacağını deklare ederek ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki tehdit alanlarına yöneleceği sinyalini verdi. Bu bağlamda külfet paylaşımı/kaydırılması (burden-shifting) kavramını öne çıkaran Trump, Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlaması için gerekli altyapı yatırımları yapması gerektiğinin altını çizerken ‘ABD’siz NATO’ olarak stigmatize edilen ve Atlantik’in iki yakası arasına ciddi mesafe oluşturan yeni bir yaklaşım ortaya koydu. Bu yaklaşımla birlikte seksen yıllık Trans-Atlantik İttifakı çökmüş oldu. Bu çöküşle beraber Avrupa ülkeleri bir yol ayrıma sürüklenmişlerdi. Ya ABD’den bağımsız bir güvenlik ve savunma mimarisi oluşturarak zaten ‘ABD’nin aparatı’ olarak gördükleri NATO’dan uzaklaşacaklar ya da ABD’nin imkân ve kabiliyetlerini kullanmaya devam ederek NATO içerisinde kendilerini daha güçlü bir biçimde yeniden konumlandıracaklardı. İşte Avrupa’nın yalnız bırakıldığı, ABD’nin sadece nükleer caydırıcılık sağlamaktan ibaret bir rol üstleneceği yeni NATO, NATO 3.0 versiyonu olarak tarihteki yerini almış oldu.

Tüm bu mülahazalar gölgesinde 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da toplanan NATO, tarihinde ilk defa Asya topraklarında bir araya gelerek dünyaya bir mesaj verdi. Bu mesaj, Avrupa’nın artık Türkistan olarak ifade ettiğimiz Orta Asya’ya, Hazar Havzasına, Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’e ve Orta Doğu’ya uzanacağını deklare etme arayışını taşımaktaydı. Bu bütünlükte bir coğrafya tarifini ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack daha önce defaatle yapmıştı. ABD desteğinden mahrum kalan Avrupalı müttefiklerin Türkiye desteği olmadan nefessiz kalacağına inandıkları NATO’nun geleceğini belirsiz gördükleri ve bu savunma örgütünün ihyası arayışında oldukları bir konjonktürde bu zirvenin Ankara’da yapılması tam bir tevafuk olarak değerlendirildi.

Söz konusu zirveye otuz iki NATO üyesi ülkenin yanı sıra Güney Kore, Katar ve Japonya başta olmak üzere NATO üyesi olmadığı halde NATO üyesi mesabesinde değerlendirilen on bir hükümet ve devlet başkanı da katıldı. Trump’ın bin kişilik bir heyetle katıldığı zirveye her ülkenin katılım düzeyine uygun ve eşlenik karşılama yapıldı. Etrafı ateş çemberi olan bir ülkede en üst düzey güvenlik önlemleri alınarak tüm toplantı, faaliyetlerle birlikte ilgili tüm unsurların Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde toplanması büyük bir başarıydı. Buna ilaveten tüm kuvvet komutanlarımızı Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı çatısı altında toplayan ve Pentagon’dan üç kat büyük bir alan içerisinde konumlanan Ay Yıldız Müşterek Karargâhı Ankara’da düzenlenen 36. NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi kapsamında kapılarını ilk kez uluslararası bir heyet açarak tarihi bir resepsiyona ev sahipliği yapmıştır.

Zirve diplomatik ve organizasyonel boyutuyla da göz dolduran bir mahiyet taşımaktaydı. Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın sırf kendisi için zirveye katıldığını deklare eden Trump’ı havaalanında karşılaması, Külliyedeki karşılama esnasında her devlet başkanı için mehteran takımının ayrı bir marş icra etmesi ve tarihte yer alan on altı Türk devletinin askerlerinin temsil edilmesi oldukça önemliydi. Türkiye bu tabloyla hem binlerce yıllık devlet geleneğini ve hem de imparatorluk geçmişini büyük bir gururla muhataplarına hatırlatmaktaydı. İhtişamlı bir komplekste, hiçbir karmaşaya mahal vermeden tüm misafirleri ağırlaması Türkiye’nin NATO içerisinde daha büyük roller üstlenme arzusunu da ifade etmekteydi. Önceki yıllarda – geleneksel olarak - doğu ile batıyı birbirine bağlayan bir köprü olarak tanımlanan Türkiye, ilk defa batı ile batıyı birbirine bağlayan bir rabıta olarak ön plana çıkmaktaydı. Zira Türkiye’nin itibar ve müktesebatıyla sağladığı platform netice itibarıyla dağılmaya yüz tutmuş bir ittifakı yeniden canlandırılma ve yeni bir ruh ve misyonla hayatiyet kazandırma hususunda hayati bir rol oynamaktaydı. Bu sayede Atlantik’in iki tarafı zirve neticesinde aralarında çözümsüz gibi görünen ihtilafı önemli ölçüde giderebilmeyi başardı. Sonuç bildirgesinden de anlaşılacağı üzere ABD Ukrayna’ya destek verecek buna mukabil Avrupalı müttefikler de ABD’yi İran’la savaşında yalnız bırakmayacaktı.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.