Kasım ayının son haftası uluslararası ilişkiler açısından oldukça hareketli olaylara gebeydi. Hele bunlardan bir tanesi tam anlamıyla bir rezalet ve skandal niteliğindeydi. Libya’nın 40 mil açıklarında uluslararası sularda Rosalina-A adında bir Türk gemisi, Avrupa Birliği’nin İrini adını verdiği operasyon kapsamında durdurulmuş ve geminin içindeki konteynırlar 16 saat boyunca didik didik aranmıştı. Türk kamuoyunun nefret ve ibretle izlediği bu olay, Türk devletinin farklı makamlarınca birbiri ardınca kınandı.
Öncelikle İrini Operasyonu’nun mahiyetini ele alalım. Malum olduğu üzere, 27 Kasım 2019’da Libya ile deniz sınırlarımızı belirleyen bir mutabakat metnine Türkiye olarak imza attık. 8 Ocak 2020 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen tezkereye binaen Libya’da Birleşmiş Milletlerin desteklediği meşru hükümet olan Trablus merkezli Serrac hükümetine destek vermek üzere peyderpey asker göndermeye başladık. Bu iki olay, Avrupa Birliği (AB) ve İsrail’de alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Zira bu ülkelerin özellikle İsrail’in Leviathan adını verdiği doğalgaz kaynaklarını Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaştırma ve daha da önemlisi Doğu Akdeniz’de varlığı kanıtlanan zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarının tamamına çökme planı Türkiye’nin bu hamleleriyle imkânsız hale gelmekteydi. Bu konuda ön almak için seneler öncesinde çeşitli şer ittifakları yapmış ve Sevilla Haritası adı verilen ve Türkiye’yi Antalya Limanı’na hapseden bir çalışma bile gerçekleştirmiş olan AB’nin bazı stratejik akıl yoksunu ülkeleri, ülkemizin jeopolitik anlamda ön plana çıkmaması ve kurulacak dünyada hakkını almaması için birbiri ardınca pek çok provokasyona imza atmaktan çekinmemektedirler.
İşte bu çıkarlar çerçevesinde kirli işbirlikleri ve menhus planlar peşinde koşan AB üyelerinden Yunanistan, Güney Kıbrıs, Almanya, İtalya ve Fransa, 10 milyon Euro bütçe ayırarak 31 Mart 2020 tarihinde IRINI adı verdikleri bir operasyon başlattı. Operasyonun kâğıt üzerindeki amacı, Kaddafi’nin devrildiği 2011 yılında Birleşmiş Milletler’in (BM) Libya’ya getirdiği silah ambargosunu denetlemek olsa da gerçekte AB, Libya’yı bölmeyen çalışan Hafter’e destek vermek ve Türkiye’yi durdurmak için kurulmuştu. Zira daha önce AB’nin Ortak Deniz Gücü 2015’te Sofya Operasyonu adıyla birtakım faaliyetlerde bulunmuş, İrini zamanla bu gücün yerini almıştı. Ancak burada dikkat çeken iki husus var. Bu operasyonun Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesinin hemen akabinde kurulması ve isminin İrini olması sayılabilir. Haddi zatında Rumca “barış” anlamına gelen İrini Operasyonu, bizdeki Ortodoks Aya İrini Kilisesine, 2015’teki “ temizlik” ve “bilgelik” anlamına gelen Sofya operasyonu da Ayasofya Cami-i Kebirine işaret etmektedir. Dolayısıyla bu iki durum, operasyonun Türkiye’ye özel olarak tertip edildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bunu destekleyen bir diğer durum da operasyonun sadece Türk gemisini durdurmasıdır. Daha vahimi, Der Spigel’in haberine göre, geminin daha İstanbul-Ambarlı Limanında yük alma aşamasından itibaren AB uyduları tarafından takip edilmiş ve görüntülerinin kaydedilmiş olmasıdır. Burada trajikomik olan durum ise, Libya’da Hafter güçlerine deniz ve hava yoluyla -hiçbir tedbir alınmadan- gönderilen askeri mühimmat ve teçhizatın takip edilmemiş ve engellenmemiş olmasıdır. Öyle ki, Rusya, özel savunma şirketi olan Wagner askerlerini, MIG 25 uçaklarını ve radarlarını gönderirken, Sudan Cancavit teröristlerini naklederken, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır her türlü desteği pervasızca ulaştırırken asla İrini Operasyonu’na takılmıyor. Bu da bu operasyonun hukuki değil, tamamen siyasi olduğunu ve sadece Türkiye’nin Trablus Hükümeti’ne desteğini engellemek amacıyla yapıldığını doğruluyor. Buna ilaveten AB’nin “korsanlık” faaliyeti olarak tanımlayabileceğimiz operasyonun merkezinin Roma’da bulunması, komutanın Yunan, yardımcısının Fransız, baskını yapan firkateynin Alman ve Türk ticari gemisine çıkan askerin İtalyan olması da oldukça manidar görülmesi gerekiyor. Zira bu operasyonun saydığımız ülkelerin devletlerinden bihaber ya da izinsiz yapılma imkânı yok ve bu ülkeler Doğu Akdeniz’de karşımıza çıkan hasım güçler.
Meseleye uluslararası hukuk açısından bakıldığında bu operasyonun ne denli hukuk ve teamül dışı olduğu vahim bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, en başta AB’nin - adı ne olursa olsun – baştan ve ilkesel olarak böyle bir operasyon yapma hakkı bulunmamaktadır. Silah ambargosuna dair tek inisiyatif sahibi olan uluslararası örgüt, BM’dir. Öte yandan -bu boyutu bir yana bırakırsak- bu kabil bir gemi durdurma olayı ancak çok ciddi bir delil ve güvenilir kaynaklardan gelen güçlü bir ihbarın mevcudiyetiyle ancak yapılabilir. Burada operasyonu yapanların silah bulacaklarından emin bir biçimde gemiye çıktıkları görülüyor. Bunun nedeni, hem uydu görüntülerini izleyip bu görüntüleri yorumlamaları ve hem de bu ülkelerde yaşayan FETÖ militanlarının asılsız ve haince ihbarlarıdır. Ki bu teröristler –operasyon gerçekleştirilmeden çok daha önce- sosyal medyada “daha önce MİT Tırları vardı, şimdi MİT Gemileri var” diye büyük bir coşkuyla bu skandalın gelişini desteklemişlerdir. FETÖ’nün verdiği gazla kaçak silah bulacaklarından gayet emin olan İrini eşkıyaları, çiğnedikleri hukukun değil, buldukları silahların gündeme geleceğini düşünmüşlerdi. Ne var ki 16 saat süren aramaya rağmen gemide gıda malzemeleri, tıbbi malzemeler ve boya dışında hiçbir şeye tesadüf edilememişti. Hepsinden önemlisi böyle bir operasyonun yapılabilmesi için ilk şart, geminin bayrağını taşıdığı ülkenin ve gemi kaptanının arama izni vermesidir. Bu izin için dört saat süre verilir. Bu süre içinde izin gelmediği takdirde müdahale yapılamaz. Ancak görüntülerden de açıkça anlaşıldığı üzere Yunan komutanın emir ve komutası altındaki İtalyan askerleri bir Alman firkateynine atlayarak ani ve vahşice bir saldırı gerçekleştirmişler, gemi personeline esir muamelesi yaparak hepsini etkisiz hale getirmişlerdir. Hâlbuki 1670’lerden beri açık denizlerde ticaret serbestisi, uluslararası hukukun en yaygın teamüllerinden birisini teşkil etmektedir.
Öncelikle AB’nin kendisiyle müzakere eden bir ülkeyi uyduyla takip etmesi onu “düşman” ve “öteki” olarak gördüğünün bir emaresidir. Diğer taraftan ülkemizde hain 15 Temmuz 2016 iç işgal denemesinde bulunan teröristleri lüks villalarda barındırıp onlara istihbarat görevi vermeleri de skandaldır. Bununla beraber bir geminin uluslararası sularda ve açık denizlerde durdurulması mümkün değildir. Belirtildiği üzere gemimiz Libya’nın kırk mil uzağında, yani herhangi bir ülkenin kıta sahanlığından oldukça uzak bir mesafede durdurulmuştur. Bu operasyon ancak köle ticareti, insan ve organ ticareti, uyuşturucu ticareti gibi ulus aşan suçlarda meşruiyet taşıyabilir ve –daha önce belirtiğimiz üzere- bu meyanda açıklanan bir delil ve ihbar da bulunmamaktadır.
Olayın siyasi boyutu irdelendiğinde bu barbar provokasyonun aslında “geliyorum” dediği kolayca anlaşılır. Zira ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, yedi ülkeyi kapsayan veda turlarında Türkiye’ye gelmiş ama Fener Rum Patriği haricinde hiçbir Türk makam ve yetkiliyle görüşmemişti. Bölgeyi âdeta terörize edici sözler ve tahrik edici fiiller gerçekleştiren Pompeo, “Türkiye’nin son yıllarda askeri gücünü artırması, bizi çok fazla rahatsız etmektedir” sözüyle aslında Türkiye’yi bir NATO müttefiki gibi görmediği alenen deklare etmiştir. Ziyaretin hemen akabinde İran’da nükleer çalışmalara liderlik eden Fahrizade’nin öldürülmesine de bu zaviyeden bakmak gerekir. Nitekim Türkiye NATO’ya dâhil olduğu ve dolayısıyla her kararda veto yetkisi bulunduğu için aynı zamanda AB üyesi olan bu ülkeler, dalavere ve entrikalarını AB platformuna kaydırmak zorunda kalmışlardır. Bu provokasyonun altında, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’a esir düşmüş olan AB kurumlarının bu iki ülkeyi yatıştırma, 10-11 Aralık 2020 tarihinde düzenlenecek Liderler Zirvesi’nin öncesinde Türkiye’ye mesaj verme ve Zirve’den çıkabilecek yaptırım kararlarına meşruiyet hazırlama gibi nedenler yatmaktadır.
Bundan birkaç hafta önce Fransız ve Alman Dışişleri bakanlarının bir araya gelerek yazdıkları ve pek çok etkili uluslararası medyada yer alan mektuptaki şu ifadeler bu skandalın altında yatan psikolojiyi gözler önüne sermektedir. “Türkiye Akdeniz başta olmak üzere tüm bölgede istikrarı bozan, haddi aşan ve tehdit edici mahiyet taşıyan hamlelerde bulunmaktadır. Tüm Avrupa’yı tehdit eden bu gücün durdurulması için ABD’nin yeni başkanı Joe Biden başkanlığında geniş bir koalisyonu arkamıza alarak ciddi bir mücadele içine girmemiz gerekmektedir”. Bu ifadeler Türkiye’nin Avrupa için ne denli bir tehdit olduğunu gösteriyor?
Peki, nedir bu tehdit edici Türk hamleleri? Türkiye’nin Karadeniz’de doğalgaz bulması, savunma sanayiini milli ve yerli hale getirmesi ve Güney Kafkasya’da Azerbaycan’a destek olması bu adımlardan bazılarıdır. Buna ilaveten Kıbrıs’ta Maraş bölgesinin bir kısmını yerleşime açarak KKTC’nin bağımsız devlet olma istikametinde ilk işaret fişeğini çakması, Doğu Akdeniz’de Libya üzerinden varlık göstermesi ve Akdeniz’de -başta Oruç Reis olmak üzere- arama gemileriyle kendi bölgelerinde petrol keşif çalışmaları da ciddi tehdit unsurlarıdır. Adalar Denizinde Yunan tezlerine teslim olmayarak kendi Münhasır Ekonomik Bölgesini (MEB) ilan edip uluslararası hukuku itibara alan bir çözüm arayışına girmesi, sömürge olmaya karşı çıkarak IMF’den kredi almaması da Türkiye’yi tehdit haline getirmektedir. Hele hele 15 Temmuz 2016’da topraklarını FETÖ ve ABD’ye peşkeş çekmemesi ve Suriye ve Irak’ın kuzeyinde planlanan Kürt devletine karşı operasyonlar tertip edip milli güvenliğini tesise yeltenmesi de Türkiye’nin AB nezdinde güvenilirliğini ve itibarını bir hayli sarsmış görünmektedir.
Türkiye AB’yi bu denli tehdit eden ve liderlerin uykularını kaçıran bir ülke ise ve bu ülke aynı zamanda AB ile müzakere halinde bulunuyorsa çözüm nasıl mümkün hale gelebilir? Öncelikle Türkiye’nin en tabii refleksi, “mütekabiliyet” (reciprocité) yani karşılıklılık ilkesi mucibince “mukabele-i bil-misil” (misliyle karşılık verme) hakkını kullanmak olarak görülmektedir. Operasyonun komutanı Yunan olduğuna göre önce Yunanistan, firkateyn Alman olduğuna göre sonra Almanya, pis postalıyla gemimize çıkan İtalyan olduğuna göre en sonunda İtalyan gemilerine aynı muameleyi yapma hakkına sahiptir. Daha sonra Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) başta olmak üzere Uluslararası Adalet Divanına ve Uluslararası Ceza Mahkemelerine ilgili devletler bazında şikâyette bulunmalıdır. Burada işin ironik tarafı BMGK üyesi olan Fransa’nın da bu terörist eylemin bir parçası ve hatta fikir babası olmasıdır. Bununla beraber operasyon kapsamında bu provokasyona imza atan şahıslara ülkemizde ardışık davalar açılmalıdır. Zira Türk ticari gemisi de – uluslararası hukuka göre -Türk toprakları sayılır. Bilahare bu ulusal mahkememizin alacağı kararlar uluslararası boyuta taşınmalı, tazminat ve özür talebinde bulunulmalıdır. Önümüzde Mavi Marmara tecrübesi bulunmaktadır.
Son olarak, bu işin Türkiye tarafından tırmandırılarak –mutlaka ve mutlaka - bir kriz haline dönüştürülmesi lazımdır. Kardak krizi ve sonrasında yaşananlar bize gene bu hususta yeterli tecrübeyi sunmaktadır. O dönemin hükümeti Kardak tecavüzüne karşı hakkını aramayıp sorunu kriz haline getirmeseydi, şu an Türk-Yunan ilişkileri daha da vahim bir felaketin eşiğine gelebilirdi. Zira gerekli tepki gösterilmezse bu kabil gemi durdurmaların arkası muhakkak gelecektir ve Türkiye’nin deniz ticareti engellenecek ve deniz hâkimiyeti sorgulanır hale gelecektir. Bu aşamadan sonra sıra, kuşkusuz, hava sahası ihlallerine ve uçaklarımızın durdurulmasına gelecektir. Her ne kadar BM, 2011’de Libya’ya silah ambargosu kararı alırken “uçuşa yasak bölge” (no-fly zone) ilan etmemiş olmasına rağmen, AB’nin demokrasi ve hukuku dışlayarak güçlülerin hukukuna inanan zorba bir birlik haline dönüşmüş olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Hüsamettin İnaç
İrini provokasyonu, Avrupa Birliği ve Türkiye
Kasım ayının son haftası uluslararası ilişkiler açısından oldukça hareketli olaylara gebeydi. Hele bunlardan bir tanesi tam anlamıyla bir rezalet ve skandal niteliğindeydi. Libya’nın 40 mil açıklarında uluslararası sularda Rosalina-A adında bir Türk gemisi, Avrupa Birliği’nin İrini adını verdiği operasyon kapsamında durdurulmuş ve geminin içindeki konteynırlar 16 saat boyunca didik didik aranmıştı. Türk kamuoyunun nefret ve ibretle izlediği bu olay, Türk devletinin farklı makamlarınca birbiri ardınca kınandı.
Öncelikle İrini Operasyonu’nun mahiyetini ele alalım. Malum olduğu üzere, 27 Kasım 2019’da Libya ile deniz sınırlarımızı belirleyen bir mutabakat metnine Türkiye olarak imza attık. 8 Ocak 2020 tarihinde TBMM tarafından kabul edilen tezkereye binaen Libya’da Birleşmiş Milletlerin desteklediği meşru hükümet olan Trablus merkezli Serrac hükümetine destek vermek üzere peyderpey asker göndermeye başladık. Bu iki olay, Avrupa Birliği (AB) ve İsrail’de alarm zillerinin çalmasına yol açtı. Zira bu ülkelerin özellikle İsrail’in Leviathan adını verdiği doğalgaz kaynaklarını Akdeniz üzerinden Avrupa’ya ulaştırma ve daha da önemlisi Doğu Akdeniz’de varlığı kanıtlanan zengin doğalgaz ve petrol kaynaklarının tamamına çökme planı Türkiye’nin bu hamleleriyle imkânsız hale gelmekteydi. Bu konuda ön almak için seneler öncesinde çeşitli şer ittifakları yapmış ve Sevilla Haritası adı verilen ve Türkiye’yi Antalya Limanı’na hapseden bir çalışma bile gerçekleştirmiş olan AB’nin bazı stratejik akıl yoksunu ülkeleri, ülkemizin jeopolitik anlamda ön plana çıkmaması ve kurulacak dünyada hakkını almaması için birbiri ardınca pek çok provokasyona imza atmaktan çekinmemektedirler.
İşte bu çıkarlar çerçevesinde kirli işbirlikleri ve menhus planlar peşinde koşan AB üyelerinden Yunanistan, Güney Kıbrıs, Almanya, İtalya ve Fransa, 10 milyon Euro bütçe ayırarak 31 Mart 2020 tarihinde IRINI adı verdikleri bir operasyon başlattı. Operasyonun kâğıt üzerindeki amacı, Kaddafi’nin devrildiği 2011 yılında Birleşmiş Milletler’in (BM) Libya’ya getirdiği silah ambargosunu denetlemek olsa da gerçekte AB, Libya’yı bölmeyen çalışan Hafter’e destek vermek ve Türkiye’yi durdurmak için kurulmuştu. Zira daha önce AB’nin Ortak Deniz Gücü 2015’te Sofya Operasyonu adıyla birtakım faaliyetlerde bulunmuş, İrini zamanla bu gücün yerini almıştı. Ancak burada dikkat çeken iki husus var. Bu operasyonun Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesinin hemen akabinde kurulması ve isminin İrini olması sayılabilir. Haddi zatında Rumca “barış” anlamına gelen İrini Operasyonu, bizdeki Ortodoks Aya İrini Kilisesine, 2015’teki “ temizlik” ve “bilgelik” anlamına gelen Sofya operasyonu da Ayasofya Cami-i Kebirine işaret etmektedir. Dolayısıyla bu iki durum, operasyonun Türkiye’ye özel olarak tertip edildiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Bunu destekleyen bir diğer durum da operasyonun sadece Türk gemisini durdurmasıdır. Daha vahimi, Der Spigel’in haberine göre, geminin daha İstanbul-Ambarlı Limanında yük alma aşamasından itibaren AB uyduları tarafından takip edilmiş ve görüntülerinin kaydedilmiş olmasıdır. Burada trajikomik olan durum ise, Libya’da Hafter güçlerine deniz ve hava yoluyla -hiçbir tedbir alınmadan- gönderilen askeri mühimmat ve teçhizatın takip edilmemiş ve engellenmemiş olmasıdır. Öyle ki, Rusya, özel savunma şirketi olan Wagner askerlerini, MIG 25 uçaklarını ve radarlarını gönderirken, Sudan Cancavit teröristlerini naklederken, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Mısır her türlü desteği pervasızca ulaştırırken asla İrini Operasyonu’na takılmıyor. Bu da bu operasyonun hukuki değil, tamamen siyasi olduğunu ve sadece Türkiye’nin Trablus Hükümeti’ne desteğini engellemek amacıyla yapıldığını doğruluyor. Buna ilaveten AB’nin “korsanlık” faaliyeti olarak tanımlayabileceğimiz operasyonun merkezinin Roma’da bulunması, komutanın Yunan, yardımcısının Fransız, baskını yapan firkateynin Alman ve Türk ticari gemisine çıkan askerin İtalyan olması da oldukça manidar görülmesi gerekiyor. Zira bu operasyonun saydığımız ülkelerin devletlerinden bihaber ya da izinsiz yapılma imkânı yok ve bu ülkeler Doğu Akdeniz’de karşımıza çıkan hasım güçler.
Meseleye uluslararası hukuk açısından bakıldığında bu operasyonun ne denli hukuk ve teamül dışı olduğu vahim bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, en başta AB’nin - adı ne olursa olsun – baştan ve ilkesel olarak böyle bir operasyon yapma hakkı bulunmamaktadır. Silah ambargosuna dair tek inisiyatif sahibi olan uluslararası örgüt, BM’dir. Öte yandan -bu boyutu bir yana bırakırsak- bu kabil bir gemi durdurma olayı ancak çok ciddi bir delil ve güvenilir kaynaklardan gelen güçlü bir ihbarın mevcudiyetiyle ancak yapılabilir. Burada operasyonu yapanların silah bulacaklarından emin bir biçimde gemiye çıktıkları görülüyor. Bunun nedeni, hem uydu görüntülerini izleyip bu görüntüleri yorumlamaları ve hem de bu ülkelerde yaşayan FETÖ militanlarının asılsız ve haince ihbarlarıdır. Ki bu teröristler –operasyon gerçekleştirilmeden çok daha önce- sosyal medyada “daha önce MİT Tırları vardı, şimdi MİT Gemileri var” diye büyük bir coşkuyla bu skandalın gelişini desteklemişlerdir. FETÖ’nün verdiği gazla kaçak silah bulacaklarından gayet emin olan İrini eşkıyaları, çiğnedikleri hukukun değil, buldukları silahların gündeme geleceğini düşünmüşlerdi. Ne var ki 16 saat süren aramaya rağmen gemide gıda malzemeleri, tıbbi malzemeler ve boya dışında hiçbir şeye tesadüf edilememişti. Hepsinden önemlisi böyle bir operasyonun yapılabilmesi için ilk şart, geminin bayrağını taşıdığı ülkenin ve gemi kaptanının arama izni vermesidir. Bu izin için dört saat süre verilir. Bu süre içinde izin gelmediği takdirde müdahale yapılamaz. Ancak görüntülerden de açıkça anlaşıldığı üzere Yunan komutanın emir ve komutası altındaki İtalyan askerleri bir Alman firkateynine atlayarak ani ve vahşice bir saldırı gerçekleştirmişler, gemi personeline esir muamelesi yaparak hepsini etkisiz hale getirmişlerdir. Hâlbuki 1670’lerden beri açık denizlerde ticaret serbestisi, uluslararası hukukun en yaygın teamüllerinden birisini teşkil etmektedir.
Öncelikle AB’nin kendisiyle müzakere eden bir ülkeyi uyduyla takip etmesi onu “düşman” ve “öteki” olarak gördüğünün bir emaresidir. Diğer taraftan ülkemizde hain 15 Temmuz 2016 iç işgal denemesinde bulunan teröristleri lüks villalarda barındırıp onlara istihbarat görevi vermeleri de skandaldır. Bununla beraber bir geminin uluslararası sularda ve açık denizlerde durdurulması mümkün değildir. Belirtildiği üzere gemimiz Libya’nın kırk mil uzağında, yani herhangi bir ülkenin kıta sahanlığından oldukça uzak bir mesafede durdurulmuştur. Bu operasyon ancak köle ticareti, insan ve organ ticareti, uyuşturucu ticareti gibi ulus aşan suçlarda meşruiyet taşıyabilir ve –daha önce belirtiğimiz üzere- bu meyanda açıklanan bir delil ve ihbar da bulunmamaktadır.
Olayın siyasi boyutu irdelendiğinde bu barbar provokasyonun aslında “geliyorum” dediği kolayca anlaşılır. Zira ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, yedi ülkeyi kapsayan veda turlarında Türkiye’ye gelmiş ama Fener Rum Patriği haricinde hiçbir Türk makam ve yetkiliyle görüşmemişti. Bölgeyi âdeta terörize edici sözler ve tahrik edici fiiller gerçekleştiren Pompeo, “Türkiye’nin son yıllarda askeri gücünü artırması, bizi çok fazla rahatsız etmektedir” sözüyle aslında Türkiye’yi bir NATO müttefiki gibi görmediği alenen deklare etmiştir. Ziyaretin hemen akabinde İran’da nükleer çalışmalara liderlik eden Fahrizade’nin öldürülmesine de bu zaviyeden bakmak gerekir. Nitekim Türkiye NATO’ya dâhil olduğu ve dolayısıyla her kararda veto yetkisi bulunduğu için aynı zamanda AB üyesi olan bu ülkeler, dalavere ve entrikalarını AB platformuna kaydırmak zorunda kalmışlardır. Bu provokasyonun altında, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’a esir düşmüş olan AB kurumlarının bu iki ülkeyi yatıştırma, 10-11 Aralık 2020 tarihinde düzenlenecek Liderler Zirvesi’nin öncesinde Türkiye’ye mesaj verme ve Zirve’den çıkabilecek yaptırım kararlarına meşruiyet hazırlama gibi nedenler yatmaktadır.
Bundan birkaç hafta önce Fransız ve Alman Dışişleri bakanlarının bir araya gelerek yazdıkları ve pek çok etkili uluslararası medyada yer alan mektuptaki şu ifadeler bu skandalın altında yatan psikolojiyi gözler önüne sermektedir. “Türkiye Akdeniz başta olmak üzere tüm bölgede istikrarı bozan, haddi aşan ve tehdit edici mahiyet taşıyan hamlelerde bulunmaktadır. Tüm Avrupa’yı tehdit eden bu gücün durdurulması için ABD’nin yeni başkanı Joe Biden başkanlığında geniş bir koalisyonu arkamıza alarak ciddi bir mücadele içine girmemiz gerekmektedir”. Bu ifadeler Türkiye’nin Avrupa için ne denli bir tehdit olduğunu gösteriyor?
Peki, nedir bu tehdit edici Türk hamleleri? Türkiye’nin Karadeniz’de doğalgaz bulması, savunma sanayiini milli ve yerli hale getirmesi ve Güney Kafkasya’da Azerbaycan’a destek olması bu adımlardan bazılarıdır. Buna ilaveten Kıbrıs’ta Maraş bölgesinin bir kısmını yerleşime açarak KKTC’nin bağımsız devlet olma istikametinde ilk işaret fişeğini çakması, Doğu Akdeniz’de Libya üzerinden varlık göstermesi ve Akdeniz’de -başta Oruç Reis olmak üzere- arama gemileriyle kendi bölgelerinde petrol keşif çalışmaları da ciddi tehdit unsurlarıdır. Adalar Denizinde Yunan tezlerine teslim olmayarak kendi Münhasır Ekonomik Bölgesini (MEB) ilan edip uluslararası hukuku itibara alan bir çözüm arayışına girmesi, sömürge olmaya karşı çıkarak IMF’den kredi almaması da Türkiye’yi tehdit haline getirmektedir. Hele hele 15 Temmuz 2016’da topraklarını FETÖ ve ABD’ye peşkeş çekmemesi ve Suriye ve Irak’ın kuzeyinde planlanan Kürt devletine karşı operasyonlar tertip edip milli güvenliğini tesise yeltenmesi de Türkiye’nin AB nezdinde güvenilirliğini ve itibarını bir hayli sarsmış görünmektedir.
Türkiye AB’yi bu denli tehdit eden ve liderlerin uykularını kaçıran bir ülke ise ve bu ülke aynı zamanda AB ile müzakere halinde bulunuyorsa çözüm nasıl mümkün hale gelebilir? Öncelikle Türkiye’nin en tabii refleksi, “mütekabiliyet” (reciprocité) yani karşılıklılık ilkesi mucibince “mukabele-i bil-misil” (misliyle karşılık verme) hakkını kullanmak olarak görülmektedir. Operasyonun komutanı Yunan olduğuna göre önce Yunanistan, firkateyn Alman olduğuna göre sonra Almanya, pis postalıyla gemimize çıkan İtalyan olduğuna göre en sonunda İtalyan gemilerine aynı muameleyi yapma hakkına sahiptir. Daha sonra Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) başta olmak üzere Uluslararası Adalet Divanına ve Uluslararası Ceza Mahkemelerine ilgili devletler bazında şikâyette bulunmalıdır. Burada işin ironik tarafı BMGK üyesi olan Fransa’nın da bu terörist eylemin bir parçası ve hatta fikir babası olmasıdır. Bununla beraber operasyon kapsamında bu provokasyona imza atan şahıslara ülkemizde ardışık davalar açılmalıdır. Zira Türk ticari gemisi de – uluslararası hukuka göre -Türk toprakları sayılır. Bilahare bu ulusal mahkememizin alacağı kararlar uluslararası boyuta taşınmalı, tazminat ve özür talebinde bulunulmalıdır. Önümüzde Mavi Marmara tecrübesi bulunmaktadır.
Son olarak, bu işin Türkiye tarafından tırmandırılarak –mutlaka ve mutlaka - bir kriz haline dönüştürülmesi lazımdır. Kardak krizi ve sonrasında yaşananlar bize gene bu hususta yeterli tecrübeyi sunmaktadır. O dönemin hükümeti Kardak tecavüzüne karşı hakkını aramayıp sorunu kriz haline getirmeseydi, şu an Türk-Yunan ilişkileri daha da vahim bir felaketin eşiğine gelebilirdi. Zira gerekli tepki gösterilmezse bu kabil gemi durdurmaların arkası muhakkak gelecektir ve Türkiye’nin deniz ticareti engellenecek ve deniz hâkimiyeti sorgulanır hale gelecektir. Bu aşamadan sonra sıra, kuşkusuz, hava sahası ihlallerine ve uçaklarımızın durdurulmasına gelecektir. Her ne kadar BM, 2011’de Libya’ya silah ambargosu kararı alırken “uçuşa yasak bölge” (no-fly zone) ilan etmemiş olmasına rağmen, AB’nin demokrasi ve hukuku dışlayarak güçlülerin hukukuna inanan zorba bir birlik haline dönüşmüş olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.