SON DAKİKA
Hava Durumu

İran-Amerika mutabakatının jeopolitik şifreleri

Yazının Giriş Tarihi: 19.06.2026 13:31
Yazının Güncellenme Tarihi: 19.06.2026 13:36

Aylardır beklediğimiz ateşkes gerçekleşmiş görünüyor. Ancak hemen belirtmemiz gerekir ki İran-İsrail-Amerika savaşında gelinen nokta, bir ateşkes anlaşmasıyla nihayetlenmiş değildir. Zira bahse geçen uzlaşı, bir mutabakat zaptı ya da mutabakat muhtırası olarak değerlendirilebilir. Bu metin, aslında ateşkesi ve belki de ulaşılması muhtemel nihai barışı belirleyecek bir çerçeve anlaşması olarak tarihte yerini almıştır.

Bu metni tarihî kılan bir başka özellik daha söz konusudur. Tarihte ilk defa dijital diplomasinin bir ürünü olarak elektronik imzayla kamuoyuna deklare edilen ilk anlaşma olmuştur. Bu bakımdan tarafların birbirine güven sağlamasını mümkün kılacak ilk adım olması açısından da önem taşımaktadır.

Ne var ki anlaşmanın zamanlaması da ciddi bir kriz yaratmıştır. Anlaşmanın altına imza koyan taraflardan Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump, kendi doğum günü olan 14 Haziran 2026 tarihinde kendisine pay çıkaracak bir adım atmak istemiştir. Ancak Tahran yönetimi bu payeyi kendisine vermemek için elinden geleni yapmıştır. Diplomatların yoğun çalışması sonucunda, Amerika saatine göre Donald Trump’ın doğum gününe denk gelen ancak Tahran saatine göre 15 Haziran’ı gösteren bir vakitte, pazar gecesini pazartesiye bağlayan saatlerde bu muhtıra elektronik imzayla yürürlüğe girmiştir.

14 maddelik bu metne baktığımızda İran’ın aşağı yukarı istediği her şeyi alabildiğini söylemek mümkündür. Özellikle 300 milyar dolarlık yatırım ve finansman desteği İran’daki molla rejiminin elini rahatlatacaktır. Bunun dışında, 47 yıllık zaman diliminde Amerika Birleşik Devletleri tarafından uygulanan yaptırım ve ambargoların büyük ölçüde kaldırılması öngörülmektedir. Bunun aynı zamanda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından onaylanacak olması da ayrıca önem taşımaktadır.

Öte yandan Hürmüz Boğazı’nın savaş öncesindeki şartlara benzer şekilde uluslararası geçişlere açık olması ve ek ücret alınmaması önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir. Bu sayede enerji fiyatları önemli ölçüde düşmüş, küresel ölçekte ülkelerin maruz kaldıkları enflasyonist etki de minimize edilmiştir.

Diğer taraftan İran’ın füze stoku, balistik füze üretimi ve mevcut füzelerinin menzilinin sınırlandırılması gibi unsurların anlaşma metnine dahil edilmemesi İran’ın hanesine yazılan önemli bir kazanımdır. Zira yarın İran ile İsrail arasında yeni bir çatışma çıkması durumunda İran’ın kendisini savunma imkânı devam edecektir.

Anlaşma kapsamında değerlendirilen bir diğer husus ise İran’ın vekil güçleriyle kurduğu ilişkidir. Bu konuda anlaşmada herhangi bir maddenin bulunmaması, Türkiye ve bölge ülkeleri açısından ciddi bir handikap olarak kayda geçirilmelidir. Zira İran, Şii Hilali ve Direniş Ekseni bağlamında bölge ülkelerini istikrarsızlaştırmaya yönelik politikalarını savaş sonrasında yeniden uygulayabilecek bir zemin elde etmiş olacaktır.

Burada Amerika’nın yeni Orta Doğu dizaynından söz etmek gerekmektedir. Bu plana göre vekil güçlerin tamamı ortadan kaldırılacak, Amerika ulus devletlerle doğrudan muhatap olacak ve bu sayede enerji ile petrol boru hatları garanti altına alınacaktır. Bu bağlamda Türkiye ile birlikte Irak ve Suriye gibi güçlendirilmiş merkezi hükümetler, bölgenin yeniden şekillendirilmesinde önemli roller üstlenme imkânı kazanacaktır.

Bununla birlikte İran ve Amerika arasındaki anlaşmaya İsrail’in dâhil olmaması, bölgenin istikrarı ve refahı hususunda ciddi belirsizlikler yaratmaktadır. Zira Amerika ile İran arasında bir anlaşmanın tesis edilmesine karşı çıkan siyonist çevreler, varılan mutabakatı sabote etmek için ellerinden gelen çabayı gösterecektir. Bu sabotajın yapılacağı bölge ise Lübnan ve özellikle Beyrut olacaktır.

Anlaşmanın gündeme geldiği tarihten itibaren çeşitli açıklamalarla bu anlaşmanın İsrail’i bağlamadığını belirten bazı bakanlar ve bizzat Başbakan Netanyahu, Lübnan’daki işgal politikalarına devam edeceklerini ifade etmişlerdir. Bu durum İran’ın tepkisine yol açmakta ve anlaşmayı ihlal etme konusunda bu ülkeyi tahrik etmektedir.

Öte yandan bu savaşla birlikte Orta Doğu jeopolitiğinin kökten değişmeye başladığını gözlemlemek mümkündür. Özellikle Amerika’nın savaş sırasında İran saldırılarına karşı Körfez ülkelerini koruyamaması ve bu anlamda aldığı büyük ekonomik kazanımlara rağmen Körfez monarşilerine verdiği sözleri yerine getirememesi, bu ülkeler için yeni bir güvenlik mimarisi ve savunma şemsiyesi oluşturma ihtiyacını doğurmaktadır.

Bu bağlamda Suriye ile Pakistan arasında savaş öncesinde varılan iş birliği anlaşması; Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt gibi ülkelerle birlikte yeni bir sinerji yaratmaktadır. Hele ki bu iş birliğine İspanya, İtalya ve İrlanda gibi ülkelerin de katılacak olması ve geçen hafta ülkemizi ziyaret eden Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun’un da bu oluşuma destek vereceğini açıklaması, söz konusu dayanışmanın bir ittifaka dönüşme ihtimalini artırmaktadır.

Buna ilaveten, 2013 yılında ilan edilen Kuşak ve Yol Projesi sonrasında “Küresel Britanya” vizyonuyla yeni bir dış politika izleyen İngiltere’nin, Amerika ile arasına mesafe koyarak bu iş birliğinin sponsoru olmaya yönelmesi dikkat çekicidir. Bu durum söz konusu iş birliğinin diğer emperyalist güçler tarafından tahrik edilmesini engellemekte ve dayanışmayı daha kalıcı ve işlevsel hâle getirmektedir.

Bu çerçevede Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan’ın Orta Doğu’nun yeniden dizaynı konusunda ortaya koyduğu tezler ve savunduğu parametrelerin doğrudan hayata geçtiği görülmektedir. Sayın Fidan’ın yaklaşımına göre Orta Doğu devletleri öyle derin bir iş birliği geliştirmelidir ki Amerika gibi harici güçler bölge ülkelerinin iç işlerine müdahale edemesin; İsrail ve İran gibi tek taraflı politikalarla bölgesel istikrarı bozan aktörler ise bu eksen etrafında normalleşme sürecine girsin.

Sonuç olarak, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, tüm bu paradigmayı daha sağlam temellere oturtmak bakımından büyük önem taşımaktadır. Türkiye, özellikle Avrupa güvenlik mimarisinin yeniden şekillendiği bu dönemde kendisine verilen rolü önemli görmekte ve bu konuda kararlı davranmaktadır.

Ancak oluşmakta olan yeni Avrupa savunma mimarisinin, Türkiye’nin Ukrayna Savaşı’nda ortaya koyduğu “aktif tarafsızlık” ilkesine zarar verebileceği ve Rusya ile ilişkileri bozabileceği yönündeki kaygılar da tamamen temelsiz değildir. Bu bağlamda Sayın Hakan Fidan’ın Moskova’ya yaptığı ziyaret ciddi jeopolitik anlamlar taşımaktadır.

Bu ziyaret, bir yönüyle Moskova’ya “Sizin önceliklerinizi dikkate alıyoruz ve NATO üyesi olmamıza rağmen sizinle ilişkilerimizi sağlıklı bir zeminde sürdürmek istiyoruz” mesajını vermektedir. Diğer yönüyle ise NATO ülkelerine, “Moskova ile iletişim kanallarını açık tutabilen bir ülke olarak NATO için önemli ve vazgeçilmez bir üyeyiz” mesajını güçlü bir şekilde iletmektedir.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.