SON DAKİKA
Hava Durumu

Akdeniz’de tansiyon artıyor, taraflar sertleşiyor

Yazının Giriş Tarihi: 17.09.2020 18:23
Yazının Güncellenme Tarihi: 17.09.2020 18:23

Lozan’da 3 mil olan kıta sahanlığını 6 mile çıkaran, bir devletin FIR hattının kıta sahanlığıyla aynı olması gerekirken hava sahasını 10 mil olarak ilan eden Yunanistan, İngiliz, Fransız ve Rus ittifakıyla kurulduğu 1830’dan itibaren beş defa sınırlarını genişletmeyi başaran proje bir devlettir. Ne var ki bu devlet sınırlarını genişletmeyi ve maksimalist hedeflerine ulaşmayı zaferlerle değil, büyük devletlerin arkasına sığınarak gerçekleştirmiştir. Haddi zatında Yunanistan’ın kurulma amacı, Osmanlı’yı çevreleyerek parçalamak ve Türkleri durdurmaktır.

Bugün de Yunanistan Fransa başta olmak üzere Avrupa Birliği’ni (AB) arkasına alarak Türkiye’nin Akdeniz’de sismik araştırma ve sondaj gemileriyle hidrokarbon arama faaliyetlerine karşı cüretkâr bir tavır geliştirmektedir. Öyle ki 1923 Lozan ve 1947 Paris Anlaşmaları hilafına Meis adasıyla beraber statüsü henüz netleşmemiş adaları silahlandırmakla kalmamakta buralara ciddi oranda asker takviyesi yapmaktadır. Adı geçen anlaşmalar adaların mülkiyetinin Yunanistan’a devrini, ancak gayri askeri statüde kalmaları kaydına bağlayarak kabul etmiştir. Bu durum adaların mülkiyeti hususunu tartışmaya açamak için Türkiye’ye ciddi fırsatlar sunmaktadır.

Yunanistan’ın bölgede gerilimi artıran politikaların arkasında İsrail ve ABD de bulunmaktadır. Nitekim 2003 yılından beri Akdeniz üzerinde ikili anlaşmalar yapan Yunanistan,  AB’nin hazırlattığı Seville haritası üzerinden Türkiye’yi Antalya Limanı’na hapsetmek ve –daha da vahimi- Türkleri mümkünse Anadolu’dan, bu mümkün değilse en azından Akdeniz’den atmak istemektedir. Malumdur ki, MegolaIdea, İstanbul, adalar, Kıbrıs ve Batı Anadolu’yu Yunanistan’la birleştirme planıdır. İçinde yaşadığımız dönem içinde ABD’nin dünya lideri rolünü bırakmış olması ve ilgisini Asya-Pasifik ve Çin’e yöneltmiş olması büyük bir siyasi boşluk doğurmuş ve Yunanistan va arkasında güçler bu boşluktan istifade ederek statükoyu kendi lehlerine çevirme arayışına girmişlerdir.

Öte yandan Adalar Denizi olarak adlandırdığımız Ege’nin ötesinde de Yunanistan’ın emelleri mevcuttur. Hâlbuki kıtaların ada sahanlığının mevcudiyetini kabul etmeyen Türk tezine göre, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’de deniz sınırı yoktur. Bu anlayışın bir uzantısı olarak Yunanistan’ın Mısır’la yaptığı anlaşma yok hükmündedir, zira Mısır’la Yunanistan arasında deniz sınırı mevcut değildir. Yunanistan gözünü öyle karatmıştır ki Türkiye’ye 2 km, Yunan karasına 580 km mesafede konumlanan 10 km büyüklüğündeki Meis adasının 40.000 kilometrelik bir deniz sahasını kendilerine sağladığını dahi iddia edebilmektedir.Haliyle bu hak iddiası hiçbir akıl, izan ve hukukun kabul etmesi mümkün olmayan bir yaklaşımdır.

Yunanistan’ın ikilemi tamda bu noktada başlamaktadır. Her ne kadar AB’nin dönem başkanıAlmanya ve lideri Angela Merkel, Yunanistan’ın arkasında oldukları beyanında bulunsa bile, -inandırıcılıklarını yitirmemek için- “Yunanistan’ın haklı olduğu alanlarda” ibaresini açıklamalarına eklemek mecburiyetini hissetmektedir. Aynı şekilde söz konusu şer koalisyonun oluşturan diğer ülkeler de Yunanistan’ın uluslararası hukuk açısından haksız olduğunun fena halde farkındadırlar. Nitekim 24-25 Eylül tarihinde toplanacak olan AB Zirvesi, Türkiye’nin haksız olduğu ya da uluslararası hukuku ihlal ettiği tespitinde bulunmayacak, sadece sondaj çalışmaları yaparak istikrarı bozan Türkiye’nin faaliyetlerini dondurması istenecektir. 

Haddi zatında Yunanistan’ı destekleyen ülkelerin her biri farklı çıkarlar peşinde koşmakta, daha önce olduğu gibi, Avrupa’nın bu şımarık çocuğunu yem olarak Türkiye’nin önüne atmaktadırlar. Bunların başında gelen ABD, bu gergin durumdan faydalanarak Dedeağaç ve Larissa’da hava ve deniz üssü kurarak Rusya’yı çevrelemek ve Karadeniz’de hâkim olmak arzusundadır. Fransa ise, Türkiye ile Yunanistan’ı çatıştırarak NATO’yu bitirmek ve yerine Fransa liderliğinde bir Avrupa Ordusu kurmak hayalini hayat geçirmeye çalışmaktadır. Buna ilaveten Fransa, Türkiye’nin Libya ile yaptığı anlaşma, Fas, Tunus ve Cezayir’le Doğu Akdeniz üzerinden geliştirdiği yakın ilişkiler ve özellikle Sahra Altı Afrika’sında karşılıklı kazanıma ve eşitliğe dayalı ticaret anlayışından büyük bir endişe duymaktadır. Zira bu ilişkiler, daha da gelişir ve Fransız sömürgesi olan 14 Afrika ülkesi bağımsızlık arayışına girerse Fransa’nın yıllık 500 milyar doları bulan sömürge vergisi tehlike altına girer ve zaten yerlerde sürünen Fransız ekonomisi çok kısa sürede çöker.

Öte yandan İngiltere’nin AB’den ayrılması ve Merkel’in sene sonunda siyaseti bırakacak olması Fransa devlet başkanı Macron’a Avrupa liderliği yolunu açmaktadır. Türkleri Akdeniz’den kovmak, liderlik hedefinde Macron’a büyük bir kredi açacaktır. Ayrıca içeride Sarı Yelekliler başta olmak üzere pek çok sorunla baş etmenin Macron açısından tek çaresi, kamuoyunun ilgisini ucuz popülist kazanımlara çekmek olacaktır. 

Bu aralar sessizliğe gömülmüş olsa da Akdeniz’in en sinsi oyuncusu olan İsrail, muhtemel bir Türk-Yunan çatışmasından en fazla faydayı sağlayacak aktör konumundadır. Zira ABD’nin daha fazla içine çekilmek zorunda kalacağı yenidünyada kendini teminat altına almaya ihtiyaç duyan aktör konumunda olan İsrail, 1982 Yinon Planı’nı bir bir hayata geçirmenin hazzını yaşamaktadır. Özellikle Arap Baharı sonrasında Ortadoğu devletlerini hallaç pamuğu gibi dağıtan ve hâlihazırda İsrail hayranı diktatörleri Arap halklarına musallat eden İsrail, bir yandan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) gibi ülkelerle hiçbir taviz vermeksizin normalleşme dönemine girmiş, öte yandan işgal ettiği Filistin topraklarındaki hakimiyetini ve Yüz Yılın Planı adıyla bilinen- adeta İslam dünyasının esaret altına alınma girişimini- işgal politikasını pekiştirmiş durumdadır.

Bu arada BAE, Bahreyn, Umman ve Suudi Arabistan gibi İsrail müstemlekesi Körfez ülkelerinin başındaki diktatörler, tahtlarını Amerikan garantisi altına alma pahasına milli servetlerini ve ülkesel bütünlüklerini peşkeş çekmek ve İran tehdidinden emin olmak arayışındadırlar. Bu bağlamda Türkiye’nin Filistin davasına sahip çıkan tek ülke olması ve milli çıkarları için büyük güçlere kafa tutabilmesi bu diktatörleri ideolojik anlamda ve meşruiyet bakımından halkları nazarında çok kötü bir konuma itmektedir.

Tüm bunların ötesinde Akdeniz’de krizin bilinçli bir şekilde tırmandırılmasının özel bir nedeni vardır: Suriye ve Irak’ın kuzeyinde ABD himayesinde kurulması planlanan terör devletinin gözlerden kaçırılması…. Tabii ki Türkiye’nin, Doğu Akdeniz ve Ege’de meşgul edilerek enerjisinin Suriye’deki bu fesat projesine yöneltilmesi ABD tarafından engellenmek istenmektedir. Geçtiğimiz ay içerisinde YPG/PKK ile petrol anlaşması yapan Amerikan şirketleri, şimdiden kurulacak “İkinci İsrail’in” ABD tarafından tanınacağının ilk habercisi konumundadırlar. Söz konusu terör devletinin kurulması, bir yandan İsrail’e nefes aldıracak, bölgedeki Amerikan çıkarlarını sağlama alacak ve hem de Türkiye’nin bölgede güçlü bir aktör olmasını bir yüz yıl daha öteleyecektir. 

Peki, bu durumda Türkiye ne yapmalıdır? Öncelikle Yunanistan’la Doğu Akdeniz hususunda müzakere etmemelidir. Zira araya giren AB, son derece başarısız olmuş ve oldukça taraflı bir politika izlemiştir. Şu an devreye giren NATO, teknik boyutta çatışmayı engelleyerek iki müttefikinin ihtilafı yüzünden kurumsal mevcudiyetinin tartışılmasına fırsat vermemek arayışındadır. Ancak uluslararası hukuk, AB normları ve NATO ittifakının prensipleri Türk tezleriyle örtüşmekte olduğundan Yunanistan bu platformlardan Türkiye ile müzakere ve uzlaşma hamlelerinden özenle kaçmaktadır. 

Bu bakımdan, maalesef, Türk-Yunan ihtilafının diyalog ve siyasi zemin üzerinde çözümlenmesi pek uzak bir ihtimal gibi durmaktadır. Bu gerçeklik üzerinden hareket ederek yapılması gereken KKTC’de bir an önce Türk hava ve deniz üssü kurulmalıdır. Buna ilaveten Ege’de de Türkiye’nin Münhasır Ekonomik Bölgesi (MEB) ilan edilerek ülkemizin tutumu netleştirilmelidir. Bu esnada Doğu Akdeniz’deki NAVTEX ilanlarımızla ilerleyişimizi durdurmaya ve dondurmaya yönelik tüm müzakere ve tavassut talepleri reddedilmelidir. Zira Türkiye, duraksadığı an, bölgedeki rakiplerini cesaretlendirmiş olacak ve tartışmasız bizim olan deniz sahalarını tartışmaya açmış olacaktır.

Öte yandan Yunanistan’la aramızda yılan hikâyesine dönen FIR hattı, kıta sahanlığı, KKTC’nin statüsü ve Batı Trakya -paket halinde- gündeme getirilmeli ve Türk tezleri çerçevesinde çözüm zorlanmalıdır. Son olarak, istikbalin denizlerde olduğunun apaçık anlaşıldığı bir konjonktürde –ki Türkiye Akdeniz’de hakkını alırsa 570 yıllık enerji ihtiyacını karşılamış olacaktır - bir Deniz Bakanlığı kurulmalı, şimdiye kadar başarı ve kararlılıkla tatbik ettiğimiz taktik ve geçici politikalar, “Mavi Vatan” doktrini bağlamında kurumsallaştırılarak bizden sonraki nesillerin mirası garanti altına alınmalıdır.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.