Trump’ın bir yıllık iktidarı küresel bağlamda olduğu kadar bölgesel anlamda da büyük değişim ve dönüşüme neden oldu. Trump’la birlikte Ortadoğu’yu yeniden dizayn edeceğini ifade eden soykırımcı Netanyahu büyük hayal kırıklığına uğradı.
Yılın başında Halep’te başlayan harekâtla terör örgütü PKK; Suriye’de Aynel-Arap’la Haseke-Kamışlı hattına hapsedildi. Her türlü zulme ve gadre rağmen Gazze, Siyonist İsrail’in istediği çizgiye gelmedi. Lübnan’da teslimiyetçi bir hükümet tesis edilemedi.
Son kertede İran’a saldırı hususunda baskı yapan Netanyahu, Trump’tan şu ana kadar istediğini alamamış görünüyor. Abraham Lincon savaş gemisini ve ona eşlik eden onlarca filoyu bölgeye taşıyan ABD, İsrail’e rağmen, müzakere masasını devirmedi.
ABD İran’dan beş maddede özetlenebilecek bir talep listesi iletti. Bunların başında İran’ın nükleer enerji üretimi tamamen askıya alması ve zenginleştirilmiş uranyumu üçüncü bir ülkeye teslim etmesi gelmekteydi. İkinci olarak elinde bulundurduğu yaklaşık 3000 km menzile sahip binlerce balistik füzenin sayı ve menzilinin düşürülmesi geliyordu.
Buna ilaveten Hizbullah, Haşdi Şabi, Bedir Tugayları, Ensarullah gibi İran’ın vekil güç olarak tanımladığı terör örgütleriyle ilişkisini ve desteğini kesmesi gelmekteydi. Bir diğer madde İran’ın İsrail’e tehdit olacak her türlü eylem ve söylemden vazgeçmesi gelmekteydi. Son ve en önemli talep ise, İran’ın Çin’e yaptığı doğalgaz ve petrol ticaretini tamamen keserek uluslararası sisteme hem siyasi ve hem de ekonomik olarak entegre almasıydı.
İran’ın bu taleplere cevabı oldukça sert oldu. Zira bu talepler gerçekleştirilirse rejim ham halk ve hem de uluslararası toplum nezdinde iflasını açıklamış olurdu. Nükleer üretimi tamamen rafa kaldırmak yerine zenginleştirme derecesini düşürerek silah üretim ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışan İran, füze konusu müzakere masasına bile getirmemeyi teklif etti. Zira İsrail saldırganlığına karşı tek tutunacağı dal, sadece füzelerden ibaretti.
Öte yandan kendi istikrar ve refahı için bölgeyi cehenneme çevirmek İran’ın vazgeçilmez bir stratejisiydi. Suriye ve Irak’ta milyonlarca Müslümanın hayatını kaybetmesinden sorumlu olan İran, vekil güçler sayesinde kendi içinde de gücünü korumayı başarıyordu. Zira Suriye ve Iraktaki terör unsurlarına yüzlerce milyar yatırım yapan İran, kendi resmi milli ordusunu bilinçli olarak zayıf tutmaktaydı. ABD ve Avrupa’ya güven duymayan İran, Çin pazarını kolay kolay bırakmak istemiyor ve İsrail’i tehditkâr tutumunu değiştirerek meşruiyetini sorgulatmak da istemiyordu.
Tüm bu nedenlerle Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin de katılımıyla tüm bu meselelerin görüşüleceği İstanbul Zirvesini elinin tersiyle bir kenara atan İran, kendini rahat hissedeceği Umman’da sadece nükleeri masaya yatırmaya razı oldu. Bu tercihi Trump’a kabul ettiren molla rejimi, en büyük düşman olarak gördüğü Türkiye’ye başarılı bir arabulucu kimliği kazandırmak istemiyordu.
Son olarak rejim kendi varlığını sürdürmek adına ABD’nin sınırlı ve kontrollü bir saldırı düzenlemesini istiyor ve 13 Haziran’da gördüğümüz on iki gün savaşında olduğu gibi halkını tekrar bayrak altında toplamak istiyordu. Ne var ki rejim varlığını sürdürdükçe ne İran halkı, ne bölge ve ne de dünya felah bulmayacaktır. Tabii ki hepsinden önce nükleer silahın en öldürücüsüne sahip olan saldırgan ve soykırımcı İsrail de -kendine her daim destek olan- İran’daki molla rejiminin yokluğuna kendini henüz hazır hissetmemekteydi. Sonucu belirleyecek görüşme, 11 Şubat 2026 tarihinde Washington’da gerçekleşecekti.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Prof. Hüsamettin İnaç
ABD-İran müzakereleri savaşı önleyebilecek mi?
Yılın başında Halep’te başlayan harekâtla terör örgütü PKK; Suriye’de Aynel-Arap’la Haseke-Kamışlı hattına hapsedildi. Her türlü zulme ve gadre rağmen Gazze, Siyonist İsrail’in istediği çizgiye gelmedi. Lübnan’da teslimiyetçi bir hükümet tesis edilemedi.
Son kertede İran’a saldırı hususunda baskı yapan Netanyahu, Trump’tan şu ana kadar istediğini alamamış görünüyor. Abraham Lincon savaş gemisini ve ona eşlik eden onlarca filoyu bölgeye taşıyan ABD, İsrail’e rağmen, müzakere masasını devirmedi.
ABD İran’dan beş maddede özetlenebilecek bir talep listesi iletti. Bunların başında İran’ın nükleer enerji üretimi tamamen askıya alması ve zenginleştirilmiş uranyumu üçüncü bir ülkeye teslim etmesi gelmekteydi. İkinci olarak elinde bulundurduğu yaklaşık 3000 km menzile sahip binlerce balistik füzenin sayı ve menzilinin düşürülmesi geliyordu.
Buna ilaveten Hizbullah, Haşdi Şabi, Bedir Tugayları, Ensarullah gibi İran’ın vekil güç olarak tanımladığı terör örgütleriyle ilişkisini ve desteğini kesmesi gelmekteydi. Bir diğer madde İran’ın İsrail’e tehdit olacak her türlü eylem ve söylemden vazgeçmesi gelmekteydi. Son ve en önemli talep ise, İran’ın Çin’e yaptığı doğalgaz ve petrol ticaretini tamamen keserek uluslararası sisteme hem siyasi ve hem de ekonomik olarak entegre almasıydı.
İran’ın bu taleplere cevabı oldukça sert oldu. Zira bu talepler gerçekleştirilirse rejim ham halk ve hem de uluslararası toplum nezdinde iflasını açıklamış olurdu. Nükleer üretimi tamamen rafa kaldırmak yerine zenginleştirme derecesini düşürerek silah üretim ihtimalini ortadan kaldırmaya çalışan İran, füze konusu müzakere masasına bile getirmemeyi teklif etti. Zira İsrail saldırganlığına karşı tek tutunacağı dal, sadece füzelerden ibaretti.
Öte yandan kendi istikrar ve refahı için bölgeyi cehenneme çevirmek İran’ın vazgeçilmez bir stratejisiydi. Suriye ve Irak’ta milyonlarca Müslümanın hayatını kaybetmesinden sorumlu olan İran, vekil güçler sayesinde kendi içinde de gücünü korumayı başarıyordu. Zira Suriye ve Iraktaki terör unsurlarına yüzlerce milyar yatırım yapan İran, kendi resmi milli ordusunu bilinçli olarak zayıf tutmaktaydı. ABD ve Avrupa’ya güven duymayan İran, Çin pazarını kolay kolay bırakmak istemiyor ve İsrail’i tehditkâr tutumunu değiştirerek meşruiyetini sorgulatmak da istemiyordu.
Tüm bu nedenlerle Katar ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin de katılımıyla tüm bu meselelerin görüşüleceği İstanbul Zirvesini elinin tersiyle bir kenara atan İran, kendini rahat hissedeceği Umman’da sadece nükleeri masaya yatırmaya razı oldu. Bu tercihi Trump’a kabul ettiren molla rejimi, en büyük düşman olarak gördüğü Türkiye’ye başarılı bir arabulucu kimliği kazandırmak istemiyordu.
Son olarak rejim kendi varlığını sürdürmek adına ABD’nin sınırlı ve kontrollü bir saldırı düzenlemesini istiyor ve 13 Haziran’da gördüğümüz on iki gün savaşında olduğu gibi halkını tekrar bayrak altında toplamak istiyordu. Ne var ki rejim varlığını sürdürdükçe ne İran halkı, ne bölge ve ne de dünya felah bulmayacaktır. Tabii ki hepsinden önce nükleer silahın en öldürücüsüne sahip olan saldırgan ve soykırımcı İsrail de -kendine her daim destek olan- İran’daki molla rejiminin yokluğuna kendini henüz hazır hissetmemekteydi. Sonucu belirleyecek görüşme, 11 Şubat 2026 tarihinde Washington’da gerçekleşecekti.