SON DAKİKA
Hava Durumu

#Gıda Güvenliği

Ekometre - Gıda Güvenliği haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Gıda Güvenliği haber sayfasında canlı gelişmelerle ulaşabilirsiniz.

Gıda israfının faturası ağırlaşıyor Haber

Gıda israfının faturası ağırlaşıyor

İsrafın üretim maliyetlerini artırarak gıda fiyatları üzerinde baskı oluşturduğuna dikkat çeken Özen, kaynakların verimli kullanılmasının artık ekonomik bir zorunluluk olduğunu vurguladı. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de her yıl milyonlarca ton gıda, tüketilemeden çöpe gidiyor. Ancak gıda israfının faturası yalnızca kaybedilen ürünle sınırlı kalmıyor. Üretimden sofraya kadar geçen süreçte kullanılan su, enerji, iş gücü ve sermaye de aynı anda boşa harcanıyor. Bursa Yemek Sanayicileri Derneği (BUYSAD) Başkanı Abidin Şakir Özen, bu nedenle gıda israfının yalnızca çevresel ya da sosyal değil, doğrudan ekonomik sonuçlar doğuran stratejik bir sorun olarak ele alınması gerektiğini söyledi. Üretim sürecinde kullanılan her kaynağın ülke ekonomisi açısından bir karşılığı bulunduğunu belirten Özen, gıda kayıplarının azaltılmasının gıda güvenliği, sürdürülebilirlik ve maliyetlerin kontrolü bakımından giderek daha önemli hale geldiğini ifade etti. “Gıda israfı fiyatlar üzerinde baskı oluşturuyor” Bir gıda ürününün sofraya ulaşıncaya kadar birçok maliyet aşamasından geçtiğine dikkat çeken Özen, israf edilen ürünle birlikte bu süreçte kullanılan bütün kaynakların da kaybedildiğini belirtti. Özen, “Tarlada kullanılan su, gübre, enerji ve işçilikle başlayan süreç; taşıma, depolama, üretim ve servis aşamalarına kadar devam ediyor. İsraf edilen her ürün, aslında bu kaynakların tamamının da boşa gitmesi anlamına geliyor. Bu nedenle gıda israfı yalnızca sosyal bir sorun değil, aynı zamanda ekonomik bir verimsizlik problemidir. Kaynakların etkin kullanılmaması, uzun vadede maliyetleri artırarak gıda fiyatları üzerinde baskı oluşturuyor” dedi. Endüstriyel yemek sektöründe planlı üretim Gıda israfının azaltılmasında planlı üretimin belirleyici olduğuna işaret eden Özen, endüstriyel yemek sektörünün bu alanda önemli bir model sunduğunu dile getirdi. Talep planlaması, porsiyon kontrolü, doğru stok yönetimi ve gıda güvenliği uygulamalarının kayıpları önemli ölçüde azaltabildiğini söyleyen Özen, sektörün yalnızca yemek üretmediğini; aynı zamanda tüketim miktarını analiz ederek kaynakları buna göre yönettiğini kaydetti. Özen, “Üyelerimiz her gün binlerce kişiye hizmet verirken doğru planlama sayesinde hem kaliteli üretim gerçekleştiriyor hem de gıda kayıplarını en aza indirmeye çalışıyor. Endüstriyel yemek sektörü yalnızca yemek üreten değil; analiz eden, planlayan ve kaynakları etkin yöneten bir yapıya sahiptir” ifadelerini kullandı. Mücadele yalnızca üreticinin sorumluluğu değil Sektörde alınan önlemlerin tek başına yeterli olmayacağını belirten Başkan Özen, gıda israfıyla mücadelenin üreticiden tüketiciye kadar toplumun bütün kesimlerini kapsaması gerektiğini söyledi. Kamu kurumları ve özel sektörün yanı sıra vatandaşların da alışveriş, saklama ve tüketim alışkanlıklarını gözden geçirmesi gerektiğine dikkat çeken Özen, sözlerini şöyle tamamladı: “İsraf edilen sadece yemek değildir. O ürünün yetişmesi için harcanan su, enerji, zaman ve emek de kaybedilmektedir. Daha sürdürülebilir bir gelecek için üretimden tüketime kadar her aşamada kaynaklarımızı korumak zorundayız. Gıda israfını azaltmak hem ülke ekonomisine hem de gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzdur.”

BAE zor testi geçti büyüme yoluna devam edecek Haber

BAE zor testi geçti büyüme yoluna devam edecek

Körfez, 2026'nın ilk yarısında uzun yıllardır yaşamadığı ölçekte bir jeopolitik sarsıntıyla karşı karşıya kaldı. Hürmüz Boğazı'ndaki kriz; petrol piyasalarını, deniz taşımacılığını ve bölgedeki yatırım iştahını ciddi biçimde sınadı. Peki Birleşik Arap Emirlikleri bu sınavdan nasıl çıktı ve Türk yatırımcılar hangi dersleri çıkarmalı? Yaklaşık 20 yıldır Dubai'de yaşayan Türk İş Konseyi Başkanı Kanat Kutluk ile bu soruların yanıtlarını konuştuk. 2026'nın ilk yarısındaki çalkantının ardından Dubai ve BAE'yi bugün nasıl okuyorsunuz? “Kısa cevabım şu olur: Bölge, uzun süredir karşılaşmadığı büyüklükte bir stres testinden geçti ve BAE bu testi başarıyla verdi. Şubat sonunda başlayan İran-Hürmüz krizi teorik bir risk değildi; petrol 120 doların, Dubai ham petrolü ise tarihi zirvelerin üzerine çıktı, boğazdaki ticari trafik haftalarca fiilen durdu. Böyle bir şokun ardından ‘her şey yolunda’ demek elbette gerçekçi olmaz. Ama önemli olan sistemin nasıl tepki verdiğidir. BAE ekonomisi çökmedi, panikle sermaye kaçışı yaşamadı, tersine bir güvenli liman gibi davrandı. Bugün büyüme beklentileri hâlâ yüzde 5 civarında; petrol dışı ekonomi millî gelirin dörtte üçünden fazlasını oluşturuyor. Yani ateş yükseldi ama bünye sağlam çıktı. Benim tezim cok net: BAE büyümeye kaldığı yerden devam edecek. Bu durumu doğru değerlendiremeyenler, bu coğrafyadaki onemli fırsatların dışında kalır. Ben meseleye stratejik derinlik ve dayanıklılık penceresinden bakıyorum; bugün önemli olan yatırım hacmi değil, yatırımın arkasındaki süreklilik. Hürmüz'de yaşananların iş dünyası açısından anlamı neydi? Hürmüz, dünyada deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık beşte birinin ve küresel LNG'nin önemli bölümünün geçtiği bir kanal. Buradaki birkaç haftalık tıkanma bile küresel enerji arzının 1970'lerden bu yana gördüğü en büyük kesintilerden birine dönüştü; navlun ve savaş-riski primleri fırladı, konteyner devleri seferleri askıya aldı, Körfez'de binlerce denizci ve yüzlerce gemi mahsur kaldı, üreticiler üretimi kıstı. Ama izin verin altını çizeyim: Ben yıllardır kırılgan deniz yollarına alternatif oluşturan kara koridorlarının önemini yazıyorum. Irak üzerinden Türkiye'ye, oradan Avrupa'ya uzanan Kalkınma Yolu ve Körfez-Akdeniz lojistik hattı, yalnızca bir ulaştırma yatırımı değil; tam da bu tür jeopolitik riskleri azaltmayı hedefleyen bir ticaret mimarisidir. Hürmüz krizi, bu tezi acı ama net biçimde doğruladı. Tek boğaza, tek limana, tek rotaya bağımlılığın bir maliyeti var; bunu artık herkes gördü. “Test başarıyla verildi” diyorsunuz. BAE'yi bu dayanıklılığa taşıyan nedir? Üç önemli parametre sayarım. Birincisi çeşitlendirme. BAE artık bir petrol ekonomisi değil; gelirinin büyük kısmı lojistik, finans, turizm, gayrimenkul, ticaret, teknoloji ve yeniden-ihracattan geliyor. Abu Dhabi bile, federasyonda petrol gelirinden en yüksek payı alan emirlik olmasına rağmen, petrol sonrası çeşitlenmeyi en güçlü uygulayan aktör; aktif kalkınma ve altyapı projelerinin toplam değeri 758 milyar doları aşıyor. Petrol fiyatı oynadığında bütçe titremiyor bile. İkincisi kurumsal öngörü. Fujeirah limani gibi boğazın dışına konumlanmış terminaller, stratejik boru hatları ve stok kapasiteleri, “boğaz kapanırsa ne yaparız?” sorusunun yıllar önce sorulup cevaplandığını gösteriyor. Üçüncüsü güven sermayesi. Kriz anında paranın nereye kaçtığına bakın; istikrar arayan sermaye Dubai'ye aktı, kaçmadı. Hukuki güvenlik, mülkiyet hakları, konvertibl para, düşük vergi ve öngörülebilir yönetim bir slogan değil; kriz anında test edilen ve işleyen özelliklerdir. Şu an icin yaşananlardan sonra bile BAE’nin tek alternatifi yine kendisi. Gerçekçi olmak adına sorayım: Kriz tam olarak bitti mi, riskler masada değil mi? Dürüst olalım bitmedi, normalleşiyor. Ağustos itibarıyla Umman arabuluculuğunda yürüyen müzakereler son aşamada ama süreç kırılgan; trafik ve fiyatlar hâlâ haber akışına göre iniyor çıkıyor, Brent zirvesinden geriledi ama kriz öncesinin üzerinde. Yaklaşık 20 yıldır Dubai'de yaşayan biri olarak şunu defalarca gördüm: Körfez, sabit dengelerin değil, hızla değişen önceliklerin coğrafyasıdır. Bugün stratejik görünen ittifaklar, yarın farklı bir konjonktürde yeniden tanımlanabiliyor. Dolayısıyla ben size “risk sıfırlandı” demiyorum; “risk yönetilebilir hale geldi ve yapısal dayanıklılık kendini kanıtladı” diyorum. Stratejik derinlik tam da budur: Riski inkâr etmek değil, fiyatını ve yönetim yolunu doğru okumak. Bu bölgede kalıcı olacak yatırımcı, jeopolitiği bir sürpriz olarak değil, bir parametre olarak modelleyen yatırımcıdır. Türk firmaları bu tablodan hangi yatırım kararlarını çıkarmalı? En temel mesajım: Kısa vadeli manşetlere bakıp uzun vadeli konumlanmayı ıskalamayın. Kriz dönemleri, zayıf oyuncuların sahayı boşalttığı, hazırlıklı oyuncuların ise pazar payı ve varlık kaptığı dönemlerdir. BAE'nin cazibesi krizle azalmadı; dayanıklılığını ispat ederek arttı. Somut olarak BAE'yi bir “pazar” değil bir “üs” olarak düşünün, nakit ve tedarik zinciri dayanıklılığına yatırım yapın ve bölgenin yapısal büyüme alanlarına yaslanın. Hangi sektörlerde fırsat var? Öncelikli fırsat gördüğüm sektörleri şu sekilde sayarım: Gıda ve gıda güvenliği BAE ve Orta Doğu'da Türk ürünlerine talep hızla artıyor, örneğin taze yumurta ihracatımız bir yılda sıçrayarak 200 milyon doları aştı; lojistik ve liman işletmeciliği; inşaat, altyapı ve mega projeler; turizm, sağlık ve medikal turizm ki Türk hastanelerinin arayışını sürdürdüğünü duyuyoruz; finans ve fintech; yenilenebilir enerji ve sürdürülebilirlik dünyanın en büyük solar alan güneş projesi Mohammed Bin Rashid Al Maktoum Güneş Parkı Dubai'de; teknoloji, yapay zekâ ve siber güvenlik; ve belki de en dikkat çekeni, siyasi ilişkilerin düzelmesiyle âdeta altın çağını yaşayan havacılık ve savunma sanayii. Türk şirketleri artık Körfez'de yalnızca yüklenici değil; ortak, yatırımcı ve karar verici olarak konumlanmalı. Sürekli “coğrafya” vurgusu yapıyorsunuz. BAE'nin hitap ettiği potansiyeli açar mısınız? Bu en çok gözden kaçan nokta. BAE'nin gerçek değeri sınırlarının içinde değil, bir kavşak olmasında. Dubai, beş saatlik bir uçuş mesafesinde yaklaşık 3,5 milyar insana ve 35 trilyon dolarlık bir ekonomiye temas ediyor; bu yarıçapta Körfez'in yüksek gelirli pazarları, Suudi Arabistan'ın devasa dönüşümü, Doğu Afrika'nın büyüyen tüketici tabanı, Güney Asya'nın milyarlık nüfusu ve Orta Asya-Kafkasya hattı var. BAE bu coğrafyanın finans, lojistik, ticaret ve tahkim merkezi olarak çalışıyor; Dubai'deki ticari varlığınız bölgedeki diğer ülkelere açılmanızı kolaylaştırıyor. Sunu da ekleyeyim: İki ülke arasındaki ticaret 2023'te 20,1 milyar dolara ulaştı ve imzalanan Kapsamlı Ekonomik Ortaklık Anlaşması bu hacmi beş yılda 40 milyar dolara çıkarmayı hedefliyor. Yani BAE'ye yatırım yaparken aslında milyarlarca insanlık bir erişim alanına ve hızla büyüyen bir ticaret hattına bilet almış olursunuz. Meseleyi “Dubai'de daire almak” düzeyinde okuyanlar tabloyu küçük görüyor; asıl fırsat, bu kavşağı bir büyüme platformu olarak kullanmakta. Türk müteahhitlik ve mühendislik tarafında somut fırsat nerede? Tam da mega projelerde. Abu Dhabi hükümeti çatısı altında 600'ü aşkın proje, çok sektörlü büyük bir bütçeyle yürüyor; finans merkezi genişlemesi gibi tek başlıklar bile 16 milyar doları aşan yatırım planlarıyla gündemde. Bu ölçek, uluslararası müteahhitlik ve danışmanlık için güçlü bir çekim alanı ve Türk firmalarının küresel referansları bu çağrıya doğrudan yanıt verebilecek kapasitede. Nurol, Rönesans, Tekfen, Limak, TAV gibi firmalarımız sahada ciddi referans portföyleri oluşturdu; özellikle kamu-özel ortaklığı (PPP), karma kullanım ve ileri mühendislik işlerinde rekabet gücümüz belli. Ama iş almak başlangıçtır; asıl başarı sahadaki performansı sürdürülebilir kılmaktır. Kısaca başarının sırları: yerel iş yapış kültürünü ve güven ilişkisini anlamak, doğru yerel ortaklıklar kurmak, finansman ve risk planlamasını sağlam yapmak, Türk ve yerel iş gücünü karma yönetmek, mevzuata uyum ve zamanında teslim. Sahaya ilk kez gelecek bir firmaya pratik olarak ne söylersiniz? Körfez'de iş yalnızca sözleşmeyle yürümez. Buradaki iş insanları çok sıkı pazarlık yapar, anlaşmayı gerçekçi koşul ve rakamlar çerçevesinde kurar. Türkiye'den gelmeden önce seyahatinizi iyi bir ekran çalışmasıyla hazırlayın; ilgili Türk ve yabancı firmalarla çok önceden randevu alın, gideceğiniz tarihteki bayram, millî gün ve fuar takvimini hesaba katın. “Arap dünyası” diye tek bir blok yok; Körfez ülkelerinin bile her birinin insanı ve iş yapış biçimi farklı buna göre yaklaşım geliştirin. Şirket kuruluşu ve ortaklıklarda güvenilir firma seçimine baştan azami hassasiyet gösterin; her yeni ülkede olduğu gibi burada da ilk doğru adım iyi bir avukat ve muhasebeciyle çalışmaktır. BAE hızlı büyürken yasalarını da hızla değiştiriyor: Dün belli stratejik sektörler dışında yerel ortak şartı vardı, bugün kalktı; birkaç yıl öncesine kadar KDV ve kurumlar vergisi yokken artık çeşitli vergiler tanımlandı. İşte tam bu noktalarda doğru yönlendirmeyi yapacak ilk iletişim noktası olmak istiyoruz. Bu noktada Türk İş Konseyi'nin rolü nedir? Yatırımcılar size nasıl ulaşabilir? Dubai ve Kuzey Emirlikleri Türk İş Konseyi, 2004 yılında Dubai Ticaret Odası'na bağlı olarak kuruldu; 2024'te 20. yılımızı kutladık, bugün 22 yılı geride bırakmış köklü bir kurumuz. Abu Dhabi dışındaki altı emirlik etki ve sorumluluk alanımızda. 300'e yakını kurumsal olmak üzere 900'ü aşkın, bine yakın üyemiz var; aralarında Doğuş, Zorlu, Çalık, TAV, Beko, Aksa, Emirates ve Türk Hava Yolları gibi isimler bulunuyor. Şu an başkanlığını yürütmekten onur duydugum kurumumuz Büyükelçiliğimiz ve Başkonsolosluğumuzla oldugu gibi tum BAE kamu kuruluşlarıyla da oldukca yakın koordinasyon içinde çalışıyor; klasik temsil ve networking anlayışının ötesine geçerek Türk şirketlerinin Körfez'de yüklenici değil ortak ve karar verici olarak konumlanmasına katkı sağlıyoruz. Firmalarımız Konsey aracılığıyla zamandan, paradan ve enerjiden tasarruf ederek doğru iş odaklarına ulaşıyor. Yatırım kararı almadan önce bizimle konuşmak isteyen tüm iş insanlarımız business@tbcdubai.org adresinden bize ulaşabilir. Kapımız, tecrübemiz ve ağımız üyelerimize ve bölgeye ilgi duyan tüm Türk firmalarına açık. Son olarak, tek cümlelik bir kapanış istesek? BAE zor bir testi başarıyla verdi ve büyümeye kaldığı yerden devam edecek; bu gerçeği zamanında ve doğru okuyanlar önümüzdeki dönemin kazananları olacak, erteleyenler ise sadece bir yatırımı değil bir coğrafyayı kaçıracak. Unutmayalım: Bugün diplomasi artık yalnızca başkentlerde değil; limanlarda, serbest bölgelerde, lojistik merkezlerinde ve iş konseylerinin masalarında şekilleniyor. Röportaj: Kenan SERTALP / Dubai

ŞOK Marketler’in cirosu ilk yarıda 167,8 milyar TL’ye ulaştı Haber

ŞOK Marketler’in cirosu ilk yarıda 167,8 milyar TL’ye ulaştı

ŞOK Marketler, 2026 yılı ilk yarı finansal sonuçlarını Kamuyu Aydınlatma Platformu’nda (KAP) açıkladı. Şirket, yılın ilk altı ayında satışlarını geçen yılın aynı dönemine göre reel olarak yüzde 7 artırarak 167,8 milyar TL’ye ulaştırdı. Mağaza sayısını 11 bin 175’e, çalışan sayısını ise 52 bin 790’a çıkaran ŞOK Marketler, yeni mağaza yatırımları, güçlü tedarik zinciri ve verimlilik odaklı operasyonel yapısıyla istikrarlı performansını sürdürdü. Yeni mağaza konseptiyle büyümesini sürdürdü ŞOK Marketler, yılın ilk yarısında Türkiye genelinde yeni mağaza yatırımlarına devam etti. Açılan mağazaların önemli bölümünü alışveriş deneyimini zenginleştiren yeni mağazalar oluşturdu. ŞOK Marketler’in standart mağazalarına kıyasla daha büyük satış alanı ve daha geniş bir ürün portföyüne sahip olan yeni konsept mağazalarında müşterilere; kafe, yeme-içme alanları, günlük taze fırın ürünleri, hazır yemek seçenekleri gibi yenilikler sunuluyor. Gıda güvenliği yatırımları devam ediyor Gıda güvenliği alanındaki yatırımlarını sürdüren ŞOK Marketler, pestisit analizi uygulamasının kapsamını genişletmeye devam ediyor. Meyve-sebze tedarik platformlarında kurulan son teknoloji laboratuvarlarda taze meyve ve sebzeler raflara ulaşmadan önce pestisit analizinden geçiriliyor. Domatesle başlayan uygulama, daha sonra biber grubu ve narenciye ürünlerini kapsayacak şekilde genişletildi. Üreticilere analiz sonuçları doğrultusunda geri bildirim sağlanırken, ziraat mühendisleri aracılığıyla doğru ilaçlama ve doğru tarım uygulamaları hakkında eğitim veriliyor. Analiz sonuçları QR kodlar aracılığıyla Cepte ŞOK uygulaması üzerinden müşterilerle de paylaşılıyor. Öz markalı ürünler uluslararası lezzet ödülleriyle taçlandı ŞOK Marketler, International Taste Institute’un 2026 Üstün Lezzet Ödülleri’nde 13 öz markalı ürünüyle ödüle layık görüldü. Lezzetleriyle uluslararası ölçekte takdir gören bu ürünler, tüketicinin beğenisini kazanmaya devam ediyor. Uğur Demirel: “Yatırımlarımızla büyümemizi sürdürürken müşteri deneyimini de güçlendiriyoruz” ŞOK Marketler CEO’su Uğur Demirel, 2026 yılı ilk yarı sonuçlarına ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi: “2026 yılının ilk yarısında güçlü finansal performansımızı operasyonel yatırımlarımız ve verimlilik odaklı yaklaşımımızla destekleyerek büyümemizi sürdürdük. Yeni mağazalarımızla erişim ağımızı genişletirken, yeni ŞOK 2.0 mağaza konseptimizle müşterilerimize daha modern, konforlu ve zengin bir alışveriş deneyimi sunuyoruz. Tüketicinin günlük yaşam alışkanlıklarına uygun pratik çözümler sunan Cepte ŞOK uygulamamızla dijital kanallarımızı güçlendirirken; müşterilerimize online siparişlerinde mağaza fiyatlarıyla alışveriş yapma imkânı sunuyoruz. Yeni nesil sadakat programımız Win ile hem mağazalarımızda hem de online kanallarımızda müşterilerimize alışverişlerinde çeşitli avantajlar sağlıyoruz. Gıda güvenliği alanında ise pestisit analizi uygulamamızın kapsamını genişletmeye devam ediyoruz. Amacımız müşterilerimize güvenle tüketebilecekleri taze meyve-sebzeleri ulaştırırken; üreticilerimizin doğru tarım uygulamalarını da desteklemek. Önümüzdeki dönemde de operasyonel mükemmeliyet, dijitalleşme ve müşteri deneyimine odaklanan yatırımlarımızı sürdürerek tüm paydaşlarımız için değer üretmeye devam edeceğiz.”

BM'den kritik El Nino uyarısı Haber

BM'den kritik El Nino uyarısı

50 milyon kişi akut açlık riskiyle karşı karşıya Kurum, El Nino'nun küresel ısınmayla birleşmesi halinde 2027 yılı sonuna kadar yaklaşık 50 milyon insanın daha akut açlık riskiyle karşı karşıya kalabileceğini açıkladı. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP), El Nino hava olayının küresel gıda güvenliği üzerindeki olası etkilerine ilişkin dikkat çeken bir rapor yayımladı. Rapora göre hızla güçlenen El Nino, kuraklık, aşırı sıcaklık ve düzensiz yağışlarla birlikte tarımsal üretimi olumsuz etkileyerek milyonlarca insanın gıdaya erişimini zorlaştırabilir. 50 milyon kişi daha açlık riski altında WFP'nin değerlendirmesine göre El Nino'nun etkileri, halihazırda akut gıda güvensizliği yaşayan 225 milyon kişinin bulunduğu 45 ülkede krizi daha da derinleştirecek. Kurum, önümüzdeki yılın sonuna kadar yaklaşık 50 milyon kişinin daha akut açlık riskiyle karşı karşıya kalabileceğini öngörüyor. En fazla etkilenecek bölgeler Raporda, Orta ve Güney Amerika, Karayipler ile Güney Afrika'nın El Nino'dan en fazla etkilenecek bölgeler arasında yer aldığı belirtildi. Güney ve Güneydoğu Asya'da ise yağışların normalin altında kalmasının tarımsal üretim, su kaynakları ve çiftçiler üzerinde ciddi baskı oluşturabileceği ifade edildi. Son 70 yılın en güçlü El Nino'su olabilir Uzmanlar, Pasifik Okyanusu'nda belirli aralıklarla oluşan El Nino'nun son 70 yılın en güçlü seviyelerinden birine ulaşabileceğini belirtiyor. İklim değişikliğinin etkisiyle daha da güçlenmesi beklenen hava olayının, küresel sıcaklık rekorlarını da beraberinde getirebileceği değerlendiriliyor. Bilim insanları, 2027 yılının dünyanın şimdiye kadar kaydedilen en sıcak yılı olabileceği uyarısında bulunuyor. Tarımsal üretim ve gıda fiyatları baskı altında WFP, El Nino'nun kuraklık ve aşırı hava olayları nedeniyle tarımsal üretimi azaltacağını, bunun da küresel gıda fiyatları üzerinde yukarı yönlü baskı oluşturacağını belirtti. Raporda ayrıca Orta Doğu'daki jeopolitik gerilimlerin ve savaşların gıda tedarik zincirleri üzerindeki baskıyı artırdığına dikkat çekildi. Erken önlem için 80 milyon dolarlık plan Dünya Gıda Programı, olası insani krizin etkilerini azaltmak amacıyla erken uyarı sistemleri ve önleyici yardım faaliyetleri için en az 80 milyon dolarlık kaynak ayrıldığını açıkladı. Kurum, afet yaşanmadan önce yapılacak desteklerin hem insani kayıpları hem de ekonomik maliyetleri önemli ölçüde azaltabileceğini vurguladı. Geçmişte milyonlarca kişiyi etkiledi 2015-2016 dönemindeki güçlü El Nino hava olayı nedeniyle dünya genelinde 60 ila 100 milyon kişi akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalmıştı. Uzmanlar, bu kez hava olayının daha güçlü olabileceğini ancak erken müdahale programları sayesinde insani etkilerin sınırlanmasının mümkün olduğunu belirtiyor. Küresel kuruluşlar ise ülkeleri, gıda ihracatına yönelik kısıtlamalardan kaçınmaları ve uluslararası iş birliğini artırmaları konusunda uyarıyor.

Ziraat Bankası'nın tarım kredileri 1 trilyon liraya ulaştı Haber

Ziraat Bankası'nın tarım kredileri 1 trilyon liraya ulaştı

Çakar, Türkiye'de verilen her 100 liralık tarım kredisinin 70 lirasının Ziraat Bankası tarafından sağlandığını belirtti. İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenen 5. Tarım Ekosistemi Buluşması'nda konuşan Çakar, tarımın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda milli güvenlik, stratejik bağımsızlık ve gıda güvenliği açısından kritik öneme sahip olduğunu söyledi. Tarım finansmanında lider konum Çakar, Ziraat Bankası'nın üreticilerin yalnızca kredi sağlayıcısı değil, üretim sürecinin her aşamasında çözüm ortağı olduğunu vurguladı. Yaklaşık 1 milyon üreticiye ulaşan 1 trilyon liralık kredi hacminin çiftçilerle kurulan güven ilişkisinin en güçlü göstergelerinden biri olduğunu belirten Çakar, tarım kredilerindeki takip oranının yüzde 1'in altında olduğunu ifade etti. Faiz desteği ve sürdürülebilir üretim Çakar, devlet destekli sübvansiyonlu tarım kredilerinde faizin ortalama yüzde 70'inin kamu tarafından karşılandığını hatırlatarak, düşük karbonlu üretim, su verimliliği ve iklim değişikliğine uyum sağlayan yatırımların finansmanını artıracaklarını söyledi. Modern sulama sistemleri ve su tasarrufu sağlayan projelerin öncelikli destek alanları arasında yer alacağını belirten Çakar, iklim risklerinin artık tarım kadar finans sektörü açısından da önemli bir unsur haline geldiğini ifade etti. Genç ve kadın çiftçilere güçlü destek Ziraat Bankası'nın genç çiftçilere kullandırdığı kredi bakiyesinin 230 milyar lirayı, kadın çiftçilere sağlanan finansmanın ise 82 milyar lirayı aştığını açıklayan Çakar, tarımın geleceği için gençlerin ve kadınların üretimde daha fazla yer almasının büyük önem taşıdığını dile getirdi. Ayrıca Ziraat Çiftçi Platformu'nun 135 bini aşkın kullanıcıya ulaştığını belirten Çakar, dijital tarım uygulamalarını finansal hizmetlerle tek çatı altında sunmaya devam edeceklerini kaydetti.

Türk lezzetleri Uzak Doğu yolcusu Haber

Türk lezzetleri Uzak Doğu yolcusu

Türkiye'nin yaş meyve, sebze ve meyve sebze mamulleri ihracatında katma değeri yüksek pazarlara yönelme stratejisi kapsamında, Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği, 20-29 Kasım 2026 tarihlerinde, Japonya ve Güney Kore'yi kapsayan “Sektörel Ticaret Heyeti” düzenleyecek. Ticaret Bakanlığı koordinasyonu ve Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği organizasyonunda gerçekleştirilecek programda Türk ihracatçıları, Seul ve Tokyo'da ithalatçılar, ulusal perakende zincirleri, distribütörler ve gıda sektörünün önde gelen satın alma kuruluşlarıyla ikili iş görüşmeleri yapacak. "Uzak Doğu, kilogram başına ihracat değerimizi artırabilecek en önemli pazarlardan biri" Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanı Cengiz Balık, küresel gıda ticaretinde rekabetin artık fiyat kadar kalite, güvenilirlik ve sürdürülebilirlik ekseninde şekillendiğini belirterek, Japonya ve Güney Kore'nin bu dönüşümün en güçlü örnekleri arasında yer aldığını söyledi. İhracatta hedefimiz orta vadede 200 milyon dolar İhracatta sadece hacim artışı değil, kilogram başına ihracat değerini yükseltecek pazarlara odaklanıyoruz” diyen Balık, “Japonya ve Güney Kore, yüksek gelir seviyeleri, kaliteli ürün talebi ve güvenilir tedarikçi arayışlarıyla sektörümüz için stratejik öneme sahip. Türk üreticisi ve ihracatçısı son yıllarda kalite, gıda güvenliği, izlenebilirlik ve sürdürülebilir üretim alanlarında önemli mesafe kat etti. Bu birikimi artık Uzak Doğu pazarlarında daha güçlü şekilde değerlendirmek istiyoruz. 2025 yılında Japonya ve Güney Kore’ye 63 milyon dolar olan yaş meyve sebze ve mamul ihracatımızı kısa vadede 100 milyon dolara orta vadede 200 milyon dolara çıkarmayı hedefliyoruz” şeklinde konuştu. İki ülke 110 milyar dolarlık gıda ithal ediyor Güney Kore’nin yıllık 40 milyar dolar, Japonya’nın ise yıllık 70 milyar dolar gıda ürünleri ithal ettiğine vurgu yapan Başkan Balık sözlerini şöyle tamamladı; “İki ülkenin gıda ithalatlarının yüksek olması Türk gıda sektörüne büyük fırsatlar sunuyor. Alım gücü yüksek ve yaklaşık 175 milyonluk nüfusa sahipler. Türk yaş meyve sebze ve meyve sebze mamulleri sektörleri Meyve suları, kuru domates, salça, meyve püreleri, turşular, dondurulmuş meyveler, konserve, narenciye, domates, kiraz, üzüm, elma, şeftali-nektarin, nar başta olmak üzere yaş meyve sebze ve mamul üretiminde dünyanın en güçlü ülkelerinden biri. Dünya’nın gıda ambarı konumundayız. Sektörel ticaret heyetleriyle taze ürünlerde ve mamul ihracatında pazar payımızı artırmak için çalışıyoruz. Türk yaş meyve sebze ve meyve sebze mamulleri ihracatçılarımızı sektörel ticaret heyetimize katılmaya davet ediyoruz.” Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği’nin “Güney Kore-Japonya Sektörel Ticaret Heyeti”ne katılmak isteyen firma temsilcilerimiz 7 Temmuz 2026 Salı günü mesai bitimine kadar tarim3@eib.org.tr adresiyle iletişime geçebilirler.

Turizm rekoru gıda lojistiğini hareketlendirdi Haber

Turizm rekoru gıda lojistiğini hareketlendirdi

Akca Lojistik, turizm bölgelerine yönelik sevkiyatlarının geçen yıla göre yüzde 10 arttığını açıklarken, sıcak hava nedeniyle soğuk zincir yönetiminin gıda kayıplarını önlemede kritik rol oynadığına dikkat çekiyor. Türkiye'nin yaz sezonuna girmesiyle birlikte turizm hareketliliği, gıda tedarik zincirinde de yoğunluğu artırdı. TÜİK verilerine göre geçen yıl Türkiye'yi ziyaret eden yaklaşık 64 milyon turistin 23,6 milyonu yalnızca Temmuz-Eylül döneminde ülkeye gelirken, oteller, restoranlar ve turizm bölgelerindeki perakende satış noktalarında artan gıda talebi lojistik operasyonlarını hızlandırdı. Akca Lojistik'in verilerine göre şirketin turizm bölgelerine yönelik sevkiyat hacmi 2025 yılında yüzde 10 artış gösterdi. Yaz aylarında özellikle yaş meyve-sebze, süt ürünleri ve sıcaklık kontrollü taşınması gereken gıdalarda operasyon yoğunluğu yükselirken, depolama, dağıtım ve soğuk zincir yönetimi sektörün en kritik başlıkları arasında yer alıyor. Akca Lojistik Genel Müdürü Enes Akça, Türkiye'nin turizmde ulaştığı büyüklüğün lojistik sektörünü doğrudan etkilediğini belirterek şunları söyledi: "Turizm hareketliliğinin etkisini ilk hisseden sektörlerden biri lojistik oluyor. Turizm bölgelerine hizmet veren satış noktalarının gıda talebi ciddi şekilde artıyor. Biz de bu hareketliliği depolama, mikro dağıtım ve nakliye operasyonlarımızda doğrudan görüyoruz.” Yazın en büyük riski: Gıda kaybı Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1,5 milyar ton, Türkiye'de ise 23-26 milyon ton gıda israf ediliyor. Kişi başına düşen yıllık gıda israfı 102 kilogram seviyesinde seyrediyor. Verilere göre bu israfın yüzde 60'ı hanelerde, yüzde 28'i hizmet sektöründe, yüzde 12'si ise perakende sektöründe meydana geliyor. Uzmanlara göre yaz aylarında yükselen sıcaklıklar ve artan tüketim, uygun koşullarda taşınmayan ürünlerde kayıp riskini daha da artırıyor. Lojistik süreçlerin gıda israfının azaltılmasında kritik bir sorumluluk üstlendiğini belirten Akça, şunları söyledi: "Bir gıda ürünü tüketiciye ulaşıncaya kadar ömrünün önemli bölümünü lojistik operasyonlarının içinde geçiriyor. Gıda, hata toleransının en düşük olduğu ürün gruplarından biri. Bir gıda ürünü bozulduğunda bunu geri döndürmek mümkün olmuyor ve ürün zayi oluyor. Bu nedenle ürünün doğru koşullarda depolanması, taşınması ve zamanında teslim edilmesi çok önemli. Yapılan hesaplamalar, Türkiye'de gıda israfının yüzde 10 azaltılmasıyla yaklaşık 50 milyar TL tasarruf sağlanabileceğini ortaya koyuyor. Lojistik süreçleri ne kadar doğru planlar ve etkin yönetebilirsek, ürün kayıplarını o ölçüde azaltır, ülke ekonomisine de o kadar fazla katkı sağlayabiliriz.” İzlenebilirlik gıda güvenliğini destekliyor Teknolojinin gıda lojistiğinde verimliliğin yanında ürün güvenliği açısından da önemli katkılar sağladığını belirten Enes Akça; "Bugün lojistikte en önemli konulardan biri izlenebilirlik. Operasyonu ne kadar iyi takip ederseniz, olası risklere o kadar hızlı müdahale edebilirsiniz. Biz de bu anlayışla dijital altyapılarımız sayesinde depolarımızı, araçlarımızı ve ürün hareketlerimizi anlık olarak izliyoruz. Sıcaklık değişimlerini veya herhangi bir sapmayı anında tespit ederek gerekli aksiyonları alabiliyoruz. Süreçlerin dijital olarak yönetilmesi operasyonel verimlilik ve gıda güvenliği açısından çok önemli” dedi.

Türkiye meralarının yarısından fazlasını kaybetti Haber

Türkiye meralarının yarısından fazlasını kaybetti

Kuraklık, çölleşme ve arazi tahribatının hızla arttığı bir dönemde 17 Haziran Dünya Çölleşme ve Kuraklıkla Mücadele Günü, doğal varlıkların korunmasının kritik önemini yeniden gündeme taşıyor. Birleşmiş Milletler’in 2026 yılını "Uluslararası Meralar ve Çobanlık Yılı" ilan etmesiyle birlikte, bu yılın odağı kurak ve yarı kurak ekosistemlerin korunmasında kritik rol oynayan meralar oldu. "Fark Et, Koru, İyileştir!" çağrısı, mera alanlarının ekolojik, ekonomik ve sosyal değerine dikkat çekerken; gıda güvenliği, su döngüsü ve kırsal yaşam için yaşamsal rolünü de ortaya koyuyor. TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Deniz Ataç, meraların yalnızca hayvancılıkla sınırlı görülmemesi gerektiğini belirterek, "Doğal meralar; toprağı koruyan, suyun toprağa süzülmesini sağlayan, karbon depolayan ve çok sayıda canlıya yaşam alanı sunan ekosistemlerdir. İklim krizinin etkilerinin arttığı günümüzde meralar, çölleşme ve kuraklığa karşı en güçlü doğal kalkanlarımızdan biridir." dedi. Türkiye'nin kaybettiği mera alanı, Marmara’nın iki katı büyüklüğünde Doğal meraların çölleşme ve erozyonla mücadelede kritik rol oynadığını vurgulayan Ataç, "Toprağı örterek yağışın yüzeyde oluşturduğu tahribatı azaltır, suyun toprağa sızmasını sağlar ve su döngüsüne katkı sunar. Meraların tahrip edilmesi ise erozyonu artırır, toprak kaybını hızlandırır ve kuraklığın etkilerini derinleştirir." dedi. Türkiye’nin mera varlığının son 65 yılda yüzde 54 azaldığını vurgulayan Deniz Ataç, 1960’ta yaklaşık 29 milyon hektar olan çayır ve mera alanlarının bugün 13 milyon hektar seviyesine gerilediğini hatırlattı. Kaybedilen mera alanı, Marmara Bölgesi’nin iki katını aşan büyüklükte. "Doğal meralar azalırken, mevcut alanlar üzerinde baskı da artıyor. Bu durum hem ekosistem bütünlüğü hem de gıda güvenliği açısından ciddi riskler oluşturuyor." şeklinde konuşan Ataç, tarım arazisine dönüştürme, kentleşme, madencilik faaliyetleri ve arazi kullanım değişikliklerinin bu kaybın temel nedenleri olduğunu ifade etti. Gıda üretiminin ve kırsal yaşamın güvencesi Meralar ekonomik açıdan da önemli işlevler üstleniyor; küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık önemli ölçüde mera alanlarına bağlı olarak sürdürülüyor. Hayvancılıkta en büyük maliyet kalemlerinden birinin yem giderleri olduğuna işaret eden Ataç, “Ülkemizde meraların yüzde 70’i düşük verimli, yeterli bitki örtüsünden yoksun ve bozulmuş halde. Bu durum verim düşüklüğüne, hayvanlarda beslenme yetersizliklerine ve kaba yem açığının büyümesine yol açıyor. Oysa meraların iyileştirilmesi, kaba yem açığının azaltılmasına katkı sağlayarak üreticileri destekler. Ayrıca kırsal yaşamın sürdürülmesi ve dünya genelinde hayvancılıkla geçimini sağlayan 500 milyon insanın ekonomik olarak güçlenmesi açısından da önemli bir fırsat sunar." dedi. Biyolojik çeşitliliğin göz ardı edilen yaşam alanları Meraların aynı zamanda biyolojik çeşitlilik açısından zengin doğal ekosistemler olduğuna da dikkat çeken TEMA Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı, birkaç metrekarelik bir mera alanında onlarca farklı bitki türünün bir arada bulunabildiğini belirtti. Meraların yalnızca bitkiler için değil, böcek, kuş ve memeli türleri için de yaşam alanı sağladığının altını çizerek "Dünya üzerindeki biyolojik çeşitlilik açısından önemli bölgelerin büyük bölümü doğal mera ekosistemleriyle ilişkilidir. Buna rağmen meralar, çoğu zaman ormanlar kadar dikkat çekmemekte ve yeterince korunmamaktadır. Oysa biyolojik çeşitliliğin korunması için meraların da güçlü koruma politikalarıyla desteklenmesi gerekiyor." uyarısında bulundu. Meraları korumak geleceği korumaktır Türkiye’de 4342 Sayılı Mera Kanunu’nun mera alanlarının korunması açısından önemli bir yasal çerçeve sunduğunu belirten Ataç, buna rağmen enerji, madencilik, turizm ve çeşitli arazi kullanım taleplerinin mera alanlarını tehdit ettiğini ifade etti. Deniz Ataç, özellikle Temmuz 2025’te kabul edilen Torba Yasa gibi son yıllarda yapılan yasal düzenlemelerin de doğal alanlar üzerindeki baskıyı artırdığına dikkat çekerek, "Zeytinliklerden ormanlara, tarım alanlarından mera ekosistemlerine kadar birçok doğal varlık kısa vadeli kullanım baskılarıyla karşı karşıya bırakılıyor. Oysa çölleşme ve kuraklık riskinin giderek arttığı bir dönemde doğal alanları korumak, ülkemizin geleceğini korumaktır." dedi. TEMA Vakfı'nın Kurucu Onursal Başkanları merhum Hayrettin Karaca ve merhum A. Nihat Gökyiğit’in Mera Kanunu’nun yasalaşması için büyük emek verdiğini hatırlatan Ataç, sözlerini şöyle tamamladı: "Vakfımızın ilk projelerinden biri mera ıslah çalışmalarıydı. Bugün çölleşme ve kuraklıkla mücadelede başarının yolu; mera alanlarının korunmasından, tahrip olmuş alanların iyileştirilmesinden ve sürdürülebilir mera yönetiminin yaygınlaştırılmasından geçiyor. Meraları korumak yalnızca bugünün üretimini değil; su varlığımızı, gıda güvenliğimizi ve biyolojik çeşitliliğimizi de korumaktır. Bu nedenle tüm karar vericileri, yerel yönetimleri ve toplumun tüm kesimlerini doğal meraların korunması ve iyileştirilmesi için birlikte hareket etmeye davet ediyoruz." Biliyorsun, Sorumlusun!

Türkiye Meyve Sebze Mamulleri Sektör Kurulu Başkanı Hayrettin Uçak oldu Haber

Türkiye Meyve Sebze Mamulleri Sektör Kurulu Başkanı Hayrettin Uçak oldu

2018-2026 yılları arasında Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanı olarak yaş meyve sebze ve meyve sebze mamulleri sektörüne 8 yıl emek veren Hayrettin Uçak, önümüzdeki dönemde Türkiye Meyve Sebze Mamulleri Sektör Kurulu Başkanı olarak ihracatın gelişimi için mesaisine devam edecek. 2026 yılı nisan ayında yapılan ihracatçı birlikleri genel kurul toplantıları sonrasında oluşan Meyve Sebze Mamulleri Sektör Kurulu ilk toplantısını Ege İhracatçı Birlikleri’nde gerçekleştirdi. Toplantıda Sektör Kurulu Başkan Yardımcılıklarına, İstanbul Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkan Yardımcısı Melisa Tokgöz Mutlu ve Uludağ Meyve Sebze Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Ömer Faruk Kuşçulu seçildiler. Üç sektör ortak hareket edecek Türkiye’nin yıllık 58-60 milyon ton yaş meyve sebze ürettiğini bunun taze meyve sebze, meyve sebze mamulleri ve kuru meyve olarak katma değere dönüştüğünü vurgulayan Türkiye Meyve Sebze Mamulleri Sektör Kurulu Başkanı Hayrettin Uçak, önümüzdeki dönemde öncelikli çalışma alanlarının meyve sebze üretiminde kalite ve gıda güvenliğini artırmak olacağını, üç sektörün bu çabada ortak hareket edeceğini dile getirdi. Meyve sebze sektörü olarak 10 milyar dolar ihracat hedefiyle yola çıkıyoruz Meyve sebze mamulleri, taze meyve sebze ve kuru meyve sektörlerinde pestisit sorununun önüne geçmek için Tarım ve Orman Bakanlığı, üreticiler, tüccarlar, üniversiteler iş birliğinde yoğun bir mesai vereceklerinin altını çizen Başkan Uçak, “Pestisit sorunu 3 sektörümüzün ortak sorunu. O nedenle ortak hareket edeceğiz. Ben değil biz mantığıyla sektörümüzün sorunlarını çözme gayreti içinde olacağız. Üç sektörümüzün toplamda yıllık 8,3 milyar dolar seviyesinde olan ihracatını 10 milyar dolara çıkarmak için kalite ve gıda güvenliği başlıkları yanında pazarlamada da birlikte hareket edeceğiz. TURQUALITY Projeleri, URGE Projeleri, Fuarlar ve Sektörel Ticaret Heyetlerine ağırlık vereceğiz” şeklinde konuştu. Sektör kurulundaki diğer üyeler kimler? Türkiye Meyve Sebze Mamulleri Sektör Kurulu’nda, Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanı Cengiz Balık, İstanbul Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanı Cevdek Çekok, EYMSİB Başkan Yardımcısı Kenan Unat, Yönetim Kurulu Üyeleri Deniz Celep, Tolga Selim Kağan, Martin Sanford, İstanbul Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Üyeleri Ali Başman ve Emre Erbalcı, Uludağ Meyve Sebze Mamulleri İhracatçıları Birliği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Alistair Baran Blake ve Yönetim Kurulu Üyesi Emre Kamiloğlu Sektör Kurulu Üyesi olarak görev yapacaklar. Meyve Sebze Mamullerinde Kuru Domates İhracat Rekortmeni Oldu Türkiye, 2025 yılında 2,1 milyon ton meyve sebze mamulleri ihraç ederek 2,5 milyar dolar döviz geliri elde ederken, en çok ihraç edilen ürün 185,5 milyon dolarla kuru domates oldu. Biber turşusu 146,5 milyon dolarlık ihracat gelirini hanesine yazdırırken, üçüncü sırada 124 milyon dolarla kornişon turşuları yer aldı. Almanya, ABD ve İngiltere ilk üç ülke Türkiye’nin meyve sebze mamulleri ihracatının zirvesinde 165 milyon dolarla yer alan Almanya, zirveyi Amerika Birleşik Devletleri’nden gelir aldı. Amerika Birleşik Devletleri 162 milyon dolarlık ihracatla ikinci sıraya yerleşirken, İngiltere 86 milyon dolarlık Türk lezzetleri talep etti.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.